21 Temmuz 2013 Pazar

19. Yüzyılda İngiltere Giyimi ve Kitap Klişeleri



     Bugün elime 19. yüzyıl İngiltere'sini anlatan tarihi bir aşk romanını almış okuyorken aklıma bir soru takıldı. Giysiler... Şu bizim asil Lord ve Leydilerimiz durmadan öpüşüp koklaşıyor iken giysilerinin ne durumda olduklarını merak ettim. Kadın aklı işte. Millet balolarda, balkonlarda öpüşüyor sen giysilerinin kırışıp kırışmadığını merak ediyorsun. Pes doğrusu! Tabi filmlerden, kitap kapaklarından giysilere aşinalığımız var ama hiç kullanışlı gözükmediler  bana. Önce bakalım bu giysiler nasılmış?


Kadın modasının müthiş olduğunu söyleyebilirim. Jartiyer, geniş etekler, derin dekolteler, pileler, tüyler, tüller vs...  Ancak gelin görün ki o kadar çok elbise var ki işin içinde zavallı kadının bunları nasıl taşıdığını düşünmeden edemiyorsunuz. İç etekliği giyiyor, korsesini nefes alamayacak hale gelene kadar sıkıyor. Üstüne gömleğini ve eteği geniş tutması için tarlatan geçiriyor. Sonrasında  ağır tüylü elbiseleri de işin içine katınca acımadan edemiyorum. Düşününce bile insan daralıyor. Tabi lordlarımızın tüm o giysilere rağmen leydiyi baştan çıkarması esas merak konusu. Bir defa eteği kaldırdığını kitaplardan okuyoruz. Peki tarlatan. Yani eteği kabarık tutmaya yarayan o şey. Onu ne yapacak? Hadi onu da kaldırmayı başardı diyelim. Kadına nasıl ulaşacak? Hadi yaptı. Eteği halletti. Kadını hem öpmek hem de ona dokunmak için tarlatanı aşmaya yarayan iki metrelik kollara ihtiyacı yok mu? 
Tarihi aşk romanımız o tutku dolu sahneleri bize derinlemesine anlatıyor. Ama balo köşelerinde balkona kaçıp aşk yaşayan asillerimizin o kılıkta tekrar nasıl baloya geri döndükleri merak konusu. Yani giyinmek için saatlerce aynanın önünde duran ve en az üç tane oda hizmetçisine sahip olan bu kadınlar sırf soyunmak için bile hizmetçilerini kullanırken saçı başı dağılmış halde milletin karşısına nasıl çıkıyorlar? Abartmıyorum. İngiltere sosyetesi bu. Elbisen iyi değilse sosyeteye giremezsin. İyi dans etmen, Piyano çalman, porselen bebekmişçesine kırılgan olman gerekiyor. Zekan sıfır olmalı. Yoksa evde kalırsın. 23 yaşından büyüksen evde kalmışsın demektir. Kontları, Lordları kırmayacaksın isterlerse yataklarında hazır bulunacaksın. Senin görevin bu. Boş zamanlarını saçma dedikodular yaparak geçireceksin ama sana politikadan, savaştan bahsettiler mi bön bön bakacaksın. Kocanın metresi olacak. Seni sırf soyu devam etsin diye kullanıyor olacak. Sen yine de bir başkasının dedikodusunu yaparken kendi kocanın ihanetini normal olarak algılayacaksın. Neden? Çünkü herkes öyle yapıyor. Tarihi aşk romanlarında kızlar sadece güzel değil, zeki ve cesur da. Zaten esas erkeğin kızı fark etmesi de öyle oluyor. Esas kızımız sosyeteye hiç uymuyor. Yada başka birinin yanındayken aptal gibi davranıyor. Ama cesareti ve zekası esas erkeğimizi şaşırtıyor. Çünkü o dönemde kimse öyle değil. Hatta kendi kendine kızıyor. Doğru dürüst, aptal yani toplum kurallarına uygun bir gelin almak varken nasıl oluyor da anormal bir kızı düşünmeden edemediğine şaşırıyor. Ve gerisini biliyorsunuz. Herkesi şaşırtarak evlenirler. Mutlu son.



Gelelim erkek modasına. Tüm o tüyler, kabarık ve geniş yakalar. Biri beni o boyun bağlarıyla öpmeye çalışsa gülmekten çatlarım. Bir de peruklar yok mu? Kabarmasın diye de saçlarını pudralıyorlar. Hatta kitaplarda adam öne eğilince saçındaki pudraların uçuştuğunu söylüyor. Gel bir de buradan yak. Hani nerede bu yakışıklı lordların karizması? Tüm tutkum yerle bir oldu. Yok efendim yakışıklıymış da, kaslıymış da... Geç bunları. Tüm o giysinin altında kası nereden göreceksin. Uzun boyluymuş iki metre falan boyu varmış. Bir defa ben dize kadar çekilmiş o beyaz çorapları gördükten sonra ikinci defa dönüp bakmam bile. Boyun bağı ne kadar kabarıksa pantolon da o kadar dar oluyor. Adamın adonislerini görebilirsin. Kas dediği o galiba.

 


Gurur denen şey garip. Kocanın altından kaç kadın geçmiş umursamazsın ama biri giysine laf edince çıldırırsın. Dedikodular eşittir Sosyete. Bir hanım kızımızın evlenebilmesi için sosyeteye tanıtılması gerekiyor. Toplum kuralları böyle. Gidip balolarda dans etmen lazım. Elinde dans kartları olacak. Güzelliğin derecesi sayısınca erkek adını yazdıracak. Yazık. 


                                    Perukla bir erkek nasıl yakışıklı görünebilir aklım almıyor.
      Kızı öperken kafasından düşmüyor mu? Yada kaymıyor mu? Aklına bir saniye bile gelmiyorsa o anda ya uzun süre kadınsız kalmıştır ya da kız çok güzeldir. Ben paramı ikisine de yatırmıyorum. Üçüncü bir seçenek daha var. Tüm o kitapların hepsi kurgu. Çok mu geç anladım yoksa (!). Yok canım.

Bir de düellolar var. Adam öldürmenin bu şekli kesinlikle yasal. Erkek eldivenini çıkarıp düşmanının yüzüne vurmuşsa ya da önüne atmışsa kesinlikle meydan okuyor demektir. Şu ingilizler çok kibar gerçekten. Adamı karınla yatağında sevişir halde yakalıyorsun. İlk yaptığın şey eldivenini çıkarmak oluyorsa aristokratsın demektir. Şafakta iki şahit ve bir doktorla beraber sırt sırta verip on adım atıyorsunuz. Sonra  BAM BAM BAM!
İngilizlerin kibarlığıyla ilgili Lord diye bir fıkra okumuştum geçenlerde Buyrun:

Bir ingiliz lordu karısını yatakta bir genç adamla yakalamış onları öyle görünce kadına; 
- ''Sayın leydim bu yaptığınız genel ahlaka sığmaz ben size 
güvenmiştim, güvenimin sonsuza kadar süreceğini tahmin ediyordum bana bunu yapmamlıydınız'' diye yarım saat nutuk çeker. 
Ama sonunda dayanamaz ve yataktaki gence döner; 
- ''Ve siz sevgili genç, en azından ben konuşurken durmak nezaketini 
gösterebilirdiniz''...




Birbirine gülerek bakan iki erkek mi seni korkutur yoksa iki kadın mı? Cevap o kadar da basit değil. Erkekler akşama oynayacakları kumarı düşünüyor olabilirler. Ya da ona benzer erkekçe işler. Ama kadınlara geldi mi iş zor. Diyalogları düşünelim.
"Elbisen yeni mi hayatım?" derken aslında şunu kastediyor olabilir. " Geçen senenin modası. Sana da hiç yakışmamış."
"Evet. Senin küpelerin de bir harika." derken cevap aslında şu."O sahte taşlar tam da senin gibi sonradan görmeye layık." 
"Küpeler mi sevgili lordumun hediyesi. Çok güzel değil mi?"
bu kıskandırma amaçlı cevaptan sonra karşı tarafa dönüyoruz.
"Çok güzel gerçekten de." derken iç sesi şöyle diyor. "Geçen baloda metresinde de aynı küpenin olduğunu tüm sosyete gördü." olaylar böyle devam ederken kadınlar gülüşlerinde hiç bozulma olmadan beş çaylarını içmeye devam ederler.



Ressamların güzel kadın yüzünü neden bu şekilde çizdiklerini hiç anlamam. O burun bira daha kalkık olmalıydı. Yanaklar da daha sönük. Omuz dik, göğüsler çıkık olmalıydı. Bakarak çiziyorsan sözüm yok. Ama her resimde aynı yüz. Olmaz ki canım.



Yine 1800'lerden yakışıklı ve asil bir lord.


Şapka amacını aşmış. Güneşten koruması gerekirken dedikodulardan koruyor. Tüm o tüylerde modaya uyamama korkusu olsa gerek.




                      Erkekler bu kadar da ince belli olmamalı. Üçgen vücut olayını kim çıkardı acaba?






Birbirinden güzel valsler. Dans etmenin asilcesi.








           Bu kadar çok giysiye ne gerek vardı? Ne kadar asil isen o kadar giyiyorsun olayı gibi bir şey.                               Görünce içim daralıyor.




Tüm bunlara rağmen neden okumayı bırakamıyorum? Neden aşk romanlarını bu kadar çok seviyorum? Biri beni durdursun? Yok! Hayır! Durdurmasın. Çok seviyorum sizi be kitaplar. Yavrularım benim. Aşklarım. Canlarım. Sizi seviyorum.








3 yorum:

  1. sana bir film önermek istiyorum belki izlemişsindir BECOMİNG JANE Jane Austen'ın hayatını anlatıyor.yine 19.yy.çok güzel bir film .

    YanıtlaSil
  2. İlk defa denk geldim bloğuna ve bayıldım:-) Sadece bir yazını okumama rağmen sanki seninle karşılıklı konuşuyor gibiydik. Diğer yazılarını da okumak için sabırsızlanıyorum.

    YanıtlaSil

eklemek istediğin bir şey varsa çekinme, söyle :)

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...