aşk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
aşk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

22 Ağustos 2014 Cuma

Aşk ve Kitap Klişeleri




"Kitaplara tutkunum. Karakterler aynı sofraya oturduğum kardeşlerim gibiler. Ama yazarlardan ve oyunculardan pek haz etmem. Filmler de girer bu kaosun arasına. Tyler Durden'a bayılsam da Brad Pitt'i hiç sevmem. Karakterlerin hepsi zihnimde canlı kanlı belirir. Kitap biter, film biter ama karakterler odamın ortasında bir sonraki sayfanın, sahnenin içine akarlar. Zihnim kitabı bir ömür boyu tamamlar durur. Karakterler ölmez. Daha diri daha genç...her geçen gün biraz daha güçlü bir şekilde belirir. Onların mutlulukları benim olur. Hüzünleriyle ağlarım. Çocuklarına en sevgi dolu anadan daha şefkatli olurum. İş bundan ibaret olsa iyi. Sonra hata yaparlar, ihanete uğrarlar, aldatılırlar, üzülürler. Gözlerim bulut olur. Yaşlar bir bir yüreğimden sökülür. O derece severim karakterlerimi, kitaplarımı... Hiç de ayrım yapmam içlerinde. Felsefe Sözlüğü de okurum Harry Potter da. Kitaplığın bir yanında Alacakaranlık dururken diğer yanında Dede Korkut Hikayeleri yükseliverir. Taht Oyunları'ndan Ölüm Pornosu'na kadar. Hepsi benim canım ciğerim. Bir yeni kitap kokusunu severim bir de yanık kibrit kokusunu. İronik değil mi? O kibrit bir hareketiyle bütün kitaplarımı yarım saat içinde leş yığınına döndürebilir. Ve kitaplarım ölürse karakterlerim öksüz kalır. Yüreğim parçalanır. Virane bir ev gibi yıkılıp kalırım odanın ortasına. Yanık kağıtlar yatağım olur. Uçuşan küller örtüm olur. Ölülerimin arkasından zihnimde kendi ölümüm çalkalanır da üçüncü sayfa haberlerinde adım müebbet alır. Cansız bedenim bir kağıt yaprağında sonsuz uykuyu solur."



Bu garip sanrıları bir kenara bırakırsak gelelim esas bahsetmek istediğim şeye. Kitaplardaki aşk yalanı beni öldürüyor. Aşkın ve kişiliğin anlamını sorgulatıyor.
Gerçek dünyada aşk diye bir şey olmayacağına en fanatik romantiğin bile inandığını düşünüyorum. Kişiliğin, egon, sorumlulukların ve ruhani ihtiyaçların buna engeldir çünkü. kişiliği olan bir bayan olarak konuşuyorum. Kendime saygım var ve karşı tarafında bana saygı duymasını isterim. Beni aşağılamasından nefret ederim. Yalanlarıyla gerçek dünyamı sarsması hafife alınamayacak büyük hatalar listeme girer. Kendi ayaklarım üstünde durup, insan gibi yaşamak ailemin beni el emeği göz nuru alın teriyle yetiştirmesinin omuzlarıma yüklediği sorumluluktur. Toplum içine beraber çıkmaktan utanmayacağım, bana hak ettiğim gibi namusum gözüyle bakacak birini isterim. Beni hem bileğinin hem beyninin gücüyle koruyacak, evlatlarıma hayırlı bir baba olacak bir erkek başımın tacıdır. Böyle birisi her kadının hayalidir. Böyle biri bana eş gözüyle bakacaksa ben ona bir cariyeden daha halim olurum da. İşte bu kişiliğin gereklerindendir ve kendine saygı duyan her insan bunu yapmalıdır.
Ama aşk nedir? Aşk bir varlığı her haliyle kabul etmektir. Onun eveti senin evetin olur. Dostu dostun, düşmanı düşmanın olur. Onu incitecek en küçük kelimeyi tüm dudaklardan sökmek istersin. Ona atılacak bütün taşların önünde siper olursun. Onun için ölüme gider, canlar alır, dünyaları yıkarsın. Ona bakacak bütün bakışları gözlerden silmek, ona değecek elleri kızgın yağlarda leş etmek istersin. Senden öncesi silinsin, geçmişi geleceği sen ol istersin. Çünkü o senin geçmişin, bu günün ve geleceğin olmuştur bile. Onu konuşmak, ona dokunmak yetmez, öyle bir an gelir ki kanını kanına katmak bir olmak istersin. Bu bahsettiğim bir olmak cinsellik değil, ruhun, bedenin, etin, düşüncelerin bir olmasıdır. Çünkü sen ondan ayrı var olmayı düşünemezsin. Gözlerini kapatsan canın acır. Işığı vurmadıkça kıyametin olur. Sesi nurdan bir ritim gibi kulağından yüreğine gezinir. Ayağının altında çiğnenmiş yol, dudaklarına değdirdiği bir katre su olmak istersin. Esen rüzgarın utanmaksızın değip geçtiği tenini kıskanırsın. Gözlerinin değdiği adamları bir bir katletmek, onsuz geçen bütün zamanları öldürmek istersin. Onun söylediği her kelime ayetin olur. Attığı her adım yolun, inandığı her şey dinin olur. Aşk budur. Böyle bir aşk da ancak ve ancak Allah'a duyulur. Çünkü sadece Tanrı sevginin büyüklüğüne yaraşabilir. Sadece Tanrı senin O'nu bu denli sevmeni sağlamaya yetecek kudrette olabilir. O mükemmeldir.

Ama bu romantik kitaplar ne yapıyor? Aşk adı altında, basit bir cinselliği önümüze sunuyor. Bu iki sözde aşığın kavgası hiç eksik olmaz. En küçük cümlenin kavgaları edilir. İlgisizlik, samimiyetsizlik, uyuşmazlık...Bizim aşıklarımızı meşgul eder durur. Yalanlar, entrikalar, aldatmalar...Mutlu sonla bitse de kitabın başından sonuna kadar yanlış anlaşılmalar silsilesi, başka erkekler, başka kadınlar, geçmiş yaralar aşıklarımızın önündeki koca engellerdir. Tüm bunlara rağmen bu iki insanın nasıl aşık olarak adlandırıldığını anlayamıyorum. Bu aşk değil ki. Olamaz ki.

Geçen bir film gördüm. Stephen King'in ismini hatırlamadığım bir romanından uyarlanmıştı. Film mutlu bir evli çiftten bahsediyordu. Karı koca kırklı yaşlarının ortalarındaydı ve torunları vardı. Kadın bir gün eşinin seri katil olduğunu öğreniyor ve aynı evde ölümüne bir mücadeleye başlıyordu. Gerçek dünyada sizin eşinizin vahşetini bildirme ve engelleme hakkınız sonuna kadar mevcut. Çünkü insan hayatı kutsaldır. Her alınan canın bir bedeli  vardır, olmalıdır. Ama edebiyat dünyasında, yani aşkların diyarında, ya kadının kocasının sırrını saklayıp cinayetlerine yardım etmesi beklenirdi ya da kocanın eşinin selameti için cinayet saplantısından kurtulması beklenirdi. Çünkü aşkta düşünce farklılıkları, zıt görüşler ya da çatışmalar olamaz. Aşıksanız her yönüyle bir olmanız gerekir.

İşte dostlar, bu sahte aşklar beni öldürüyor. Sarsmak istiyorum bütün yazarları. Aşkın anlamını öğretmek istiyorum her birine. 350 sayfalık kitapta aşıkların önündeki saçma engelleri değil, gerçek aşkı, yakınlığı, bir olmayı okumak istiyorum. Eğer böyle bir kitap varsa onu alayım, bütün sevgimle bağrıma basayım. Çok şey mi istiyorum?

12 Ağustos 2013 Pazartesi

Bir Kitap Yazmak İstiyorum - mucik24

Bir kitap yazmak istiyorum. Öyle alelade olmamalı. Çarpıcı olmalı. Ağlatmalı. Gülümsetmeli. Güldürmeli. Korkutmalı. Adrenalin arada bir yükselsin. Bazen de beş çayı rahatlığında sürükleyiversin. Ne yazmalıyım? Kahramanlarım kimler olmalı? Bir kadın düşünüyorum. Genç ama olgun. Cesur. Atak. Zeki. Korkusuz. Kimsenin baş edemeyeceği kadar deli. Merhametsiz. Gözüpek. Çılgın. Nasıl biri ki tüm bu özellikleri barındırabilsin? Vazgeçmesin istiyorum. İstediğini alana kadar durmasın. Ama kimse de ona sahip olmasın. Kendisinin efendisi. Sarsıcı. Güzel. Vahşi. Herkes korkmalı. Herkes saygı duymalı. Maceracı. Sonunu düşünmeden hayata atılmalı. Ama nasıl yazayım? Her kadının kaderi bir erkek değil mi? Erkek de koymalıyım sayfanın köşesine. Köşesine dediysek derine. Çaktırmadan girivermiş güzelimizin gönlüne. Şanına kim yakışabilir ki? Daha azıyla yetinemezsin kendinden. O da vahşi O da deli olmalı. Ama kilit vurmamalı kızımın hayatına. Bir olmalı tek olmalı. Ama sarmamalı sıkı aşkını boynuna. Boğmasın sevsin. Nerede böyle erkek? Söyle sen kimsin. Hangi aşk romanı ki erkeğin egosu altında ezilmemiş olsun güzel kız? Yok böyle bir şey. Daima güçlü olduğunu, otoritesini göstermek zorunda değil mi? Ama güzelim de zayıf bir erkek istemez ki. Hadi çık çıkabilirsen işin içinden. Erkek deli dişi deli. Peki kim ödeyecek böyle arsız bedeli? Aşık olsunlar önce dedim sonra gelir elbet gerisi kendiliğinden. Yazayım da dökeyim bir bir içimden lakin ne fayda. Aşk romanı olamaz bu. Şanına yakışmaz karakterimin. Daha destansı bir şey olacak. Haykıracak içten içe. Ne omalı? Nasıl olmalı? Diyorum dövüşsün bütün kötü adamlarla. Ama erkek izin verir mi ki buna. Gururlu. Atılgan. Tehlikenin ortasına kendini atar. Ölüme siper olur. Kızımızın gururu yerle bir olur. Atılma desen umursamaz olur. Beğenmezsin. Ne yazacağım şimdi ben? Hadi hedefimizi küçültelim şu kızı biraz adam edelim desem olmaz. Zayıflıktan bilirsiniz nefret ederim. Çelişkinin dibi tuttu. Hani yazacaktım da bitecekti bütün derdim kederim? Bak ne oldu şimdi. Kız haklı erkek haklı. Kalemi tutmadan bitti görkemli kariyerim. En iyisi bir kaç sayfa aşk okuyalım da keyfimiz yerine gelsin. Elin kalemi dururken neden bitsin mürekkebim? Onlar yazsın ben okuyayım. Ta ki gururuma yenik düşene kadar. Bir gün suratına tükürüp bütün kalitesiz yazarların. Güleceğim. Daha iyisini yazabilecekken oturup bu saçmalıkları mı dinleyeceğim? O güne kadar açık dursun kalemimin ucu. Belki gün olur yazarım hayatımın hikayesini. Veririm tüm özenti yazarlara müebbet. Benim gibi delinin de bir okuyanı bulunur elbet. 

                                                                                                                               MUCİK24









21 Temmuz 2013 Pazar

19. Yüzyılda İngiltere Giyimi ve Kitap Klişeleri



     Bugün elime 19. yüzyıl İngiltere'sini anlatan tarihi bir aşk romanını almış okuyorken aklıma bir soru takıldı. Giysiler... Şu bizim asil Lord ve Leydilerimiz durmadan öpüşüp koklaşıyor iken giysilerinin ne durumda olduklarını merak ettim. Kadın aklı işte. Millet balolarda, balkonlarda öpüşüyor sen giysilerinin kırışıp kırışmadığını merak ediyorsun. Pes doğrusu! Tabi filmlerden, kitap kapaklarından giysilere aşinalığımız var ama hiç kullanışlı gözükmediler  bana. Önce bakalım bu giysiler nasılmış?


Kadın modasının müthiş olduğunu söyleyebilirim. Jartiyer, geniş etekler, derin dekolteler, pileler, tüyler, tüller vs...  Ancak gelin görün ki o kadar çok elbise var ki işin içinde zavallı kadının bunları nasıl taşıdığını düşünmeden edemiyorsunuz. İç etekliği giyiyor, korsesini nefes alamayacak hale gelene kadar sıkıyor. Üstüne gömleğini ve eteği geniş tutması için tarlatan geçiriyor. Sonrasında  ağır tüylü elbiseleri de işin içine katınca acımadan edemiyorum. Düşününce bile insan daralıyor. Tabi lordlarımızın tüm o giysilere rağmen leydiyi baştan çıkarması esas merak konusu. Bir defa eteği kaldırdığını kitaplardan okuyoruz. Peki tarlatan. Yani eteği kabarık tutmaya yarayan o şey. Onu ne yapacak? Hadi onu da kaldırmayı başardı diyelim. Kadına nasıl ulaşacak? Hadi yaptı. Eteği halletti. Kadını hem öpmek hem de ona dokunmak için tarlatanı aşmaya yarayan iki metrelik kollara ihtiyacı yok mu? 
Tarihi aşk romanımız o tutku dolu sahneleri bize derinlemesine anlatıyor. Ama balo köşelerinde balkona kaçıp aşk yaşayan asillerimizin o kılıkta tekrar nasıl baloya geri döndükleri merak konusu. Yani giyinmek için saatlerce aynanın önünde duran ve en az üç tane oda hizmetçisine sahip olan bu kadınlar sırf soyunmak için bile hizmetçilerini kullanırken saçı başı dağılmış halde milletin karşısına nasıl çıkıyorlar? Abartmıyorum. İngiltere sosyetesi bu. Elbisen iyi değilse sosyeteye giremezsin. İyi dans etmen, Piyano çalman, porselen bebekmişçesine kırılgan olman gerekiyor. Zekan sıfır olmalı. Yoksa evde kalırsın. 23 yaşından büyüksen evde kalmışsın demektir. Kontları, Lordları kırmayacaksın isterlerse yataklarında hazır bulunacaksın. Senin görevin bu. Boş zamanlarını saçma dedikodular yaparak geçireceksin ama sana politikadan, savaştan bahsettiler mi bön bön bakacaksın. Kocanın metresi olacak. Seni sırf soyu devam etsin diye kullanıyor olacak. Sen yine de bir başkasının dedikodusunu yaparken kendi kocanın ihanetini normal olarak algılayacaksın. Neden? Çünkü herkes öyle yapıyor. Tarihi aşk romanlarında kızlar sadece güzel değil, zeki ve cesur da. Zaten esas erkeğin kızı fark etmesi de öyle oluyor. Esas kızımız sosyeteye hiç uymuyor. Yada başka birinin yanındayken aptal gibi davranıyor. Ama cesareti ve zekası esas erkeğimizi şaşırtıyor. Çünkü o dönemde kimse öyle değil. Hatta kendi kendine kızıyor. Doğru dürüst, aptal yani toplum kurallarına uygun bir gelin almak varken nasıl oluyor da anormal bir kızı düşünmeden edemediğine şaşırıyor. Ve gerisini biliyorsunuz. Herkesi şaşırtarak evlenirler. Mutlu son.



Gelelim erkek modasına. Tüm o tüyler, kabarık ve geniş yakalar. Biri beni o boyun bağlarıyla öpmeye çalışsa gülmekten çatlarım. Bir de peruklar yok mu? Kabarmasın diye de saçlarını pudralıyorlar. Hatta kitaplarda adam öne eğilince saçındaki pudraların uçuştuğunu söylüyor. Gel bir de buradan yak. Hani nerede bu yakışıklı lordların karizması? Tüm tutkum yerle bir oldu. Yok efendim yakışıklıymış da, kaslıymış da... Geç bunları. Tüm o giysinin altında kası nereden göreceksin. Uzun boyluymuş iki metre falan boyu varmış. Bir defa ben dize kadar çekilmiş o beyaz çorapları gördükten sonra ikinci defa dönüp bakmam bile. Boyun bağı ne kadar kabarıksa pantolon da o kadar dar oluyor. Adamın adonislerini görebilirsin. Kas dediği o galiba.

 


Gurur denen şey garip. Kocanın altından kaç kadın geçmiş umursamazsın ama biri giysine laf edince çıldırırsın. Dedikodular eşittir Sosyete. Bir hanım kızımızın evlenebilmesi için sosyeteye tanıtılması gerekiyor. Toplum kuralları böyle. Gidip balolarda dans etmen lazım. Elinde dans kartları olacak. Güzelliğin derecesi sayısınca erkek adını yazdıracak. Yazık. 


                                    Perukla bir erkek nasıl yakışıklı görünebilir aklım almıyor.
      Kızı öperken kafasından düşmüyor mu? Yada kaymıyor mu? Aklına bir saniye bile gelmiyorsa o anda ya uzun süre kadınsız kalmıştır ya da kız çok güzeldir. Ben paramı ikisine de yatırmıyorum. Üçüncü bir seçenek daha var. Tüm o kitapların hepsi kurgu. Çok mu geç anladım yoksa (!). Yok canım.

Bir de düellolar var. Adam öldürmenin bu şekli kesinlikle yasal. Erkek eldivenini çıkarıp düşmanının yüzüne vurmuşsa ya da önüne atmışsa kesinlikle meydan okuyor demektir. Şu ingilizler çok kibar gerçekten. Adamı karınla yatağında sevişir halde yakalıyorsun. İlk yaptığın şey eldivenini çıkarmak oluyorsa aristokratsın demektir. Şafakta iki şahit ve bir doktorla beraber sırt sırta verip on adım atıyorsunuz. Sonra  BAM BAM BAM!
İngilizlerin kibarlığıyla ilgili Lord diye bir fıkra okumuştum geçenlerde Buyrun:

Bir ingiliz lordu karısını yatakta bir genç adamla yakalamış onları öyle görünce kadına; 
- ''Sayın leydim bu yaptığınız genel ahlaka sığmaz ben size 
güvenmiştim, güvenimin sonsuza kadar süreceğini tahmin ediyordum bana bunu yapmamlıydınız'' diye yarım saat nutuk çeker. 
Ama sonunda dayanamaz ve yataktaki gence döner; 
- ''Ve siz sevgili genç, en azından ben konuşurken durmak nezaketini 
gösterebilirdiniz''...




Birbirine gülerek bakan iki erkek mi seni korkutur yoksa iki kadın mı? Cevap o kadar da basit değil. Erkekler akşama oynayacakları kumarı düşünüyor olabilirler. Ya da ona benzer erkekçe işler. Ama kadınlara geldi mi iş zor. Diyalogları düşünelim.
"Elbisen yeni mi hayatım?" derken aslında şunu kastediyor olabilir. " Geçen senenin modası. Sana da hiç yakışmamış."
"Evet. Senin küpelerin de bir harika." derken cevap aslında şu."O sahte taşlar tam da senin gibi sonradan görmeye layık." 
"Küpeler mi sevgili lordumun hediyesi. Çok güzel değil mi?"
bu kıskandırma amaçlı cevaptan sonra karşı tarafa dönüyoruz.
"Çok güzel gerçekten de." derken iç sesi şöyle diyor. "Geçen baloda metresinde de aynı küpenin olduğunu tüm sosyete gördü." olaylar böyle devam ederken kadınlar gülüşlerinde hiç bozulma olmadan beş çaylarını içmeye devam ederler.



Ressamların güzel kadın yüzünü neden bu şekilde çizdiklerini hiç anlamam. O burun bira daha kalkık olmalıydı. Yanaklar da daha sönük. Omuz dik, göğüsler çıkık olmalıydı. Bakarak çiziyorsan sözüm yok. Ama her resimde aynı yüz. Olmaz ki canım.



Yine 1800'lerden yakışıklı ve asil bir lord.


Şapka amacını aşmış. Güneşten koruması gerekirken dedikodulardan koruyor. Tüm o tüylerde modaya uyamama korkusu olsa gerek.




                      Erkekler bu kadar da ince belli olmamalı. Üçgen vücut olayını kim çıkardı acaba?






Birbirinden güzel valsler. Dans etmenin asilcesi.








           Bu kadar çok giysiye ne gerek vardı? Ne kadar asil isen o kadar giyiyorsun olayı gibi bir şey.                               Görünce içim daralıyor.




Tüm bunlara rağmen neden okumayı bırakamıyorum? Neden aşk romanlarını bu kadar çok seviyorum? Biri beni durdursun? Yok! Hayır! Durdurmasın. Çok seviyorum sizi be kitaplar. Yavrularım benim. Aşklarım. Canlarım. Sizi seviyorum.








27 Ağustos 2011 Cumartesi

Sevgilim - Shakespeare


SEVGİLİM


Ey sevgilim, nerelerde dolaşıyorsun böyle?
Geliyor seni candan seven aşığın dur onu dinle.
Elemi de, neşeyi de beste yapmış diline.
Uzaklaşma şirin yarim.
Yolculuklar ,aşıkların buluşmasıyla nihayetlenir.
Her tanrı kulu bunu bilir.

Aşk nedir? Ahret demek değildir her halde.
Çınlamalıdır neşesi bu anın gene bu anın kahkahalarıyla
Çünkü ne olacağı yarının meçhulümüzdür hala,
Boş yere vakit geçirmekten artık yoktur bir salah:
Öyle ise gel öp beni,genç ve tatlı sevgilim,
Ömrü pek azdır gençliğin.

26 Ağustos 2011 Cuma

Annabel Lee Bir Edgar Allen Poe şaheseri



Annabel Lee / Edgar Allan Poe

Seneler,seneler evveldi;
Bir deniz ülkesinde
Yaşayan bir kız vardı,bileceksiniz
İsmi Annabel Lee;
Hiçbir şey düşünmezdi sevilmekten
Sevmekden başka beni.

O çocuk ben çocuk,memleketimiz
O deniz ülkesiydi,
Sevdalı değil karasevdalıydık
Ben ve Annabel Lee;
Göklerde uçan melekler bile
Kıskanırdı bizi.

Bir gün işte bu yüzden göze geldi,
O deniz ülkesinde,
Üşüdü rüzgarından bir bulutun
Güzelim Annabel Lee;
Götürdüler el üstünde
Koyup gittiler beni,
Mezarı ordadır şimdi,
O deniz ülkesinde.

Biz daha bahtiyardık meleklerden
Onlar kıskandı bizi,_
Evet!_bu yüzden (şahidimdir herkes
Ve o deniz ülkesi)
Bir gece bulutun rüzgarından
Üşüdü gitti Annabel Lee.

Sevdadan yana ,kim olursa olsun,
Yaşça başca ileri
Geçemezlerdi bizi;
Ne yedi kat gökdeki melekler,
Ne deniz dibi cinleri,
Hiçbiri ayıramaz beni senden
Güzelim Annabel Lee.

Ay gelip ışır hayalin eşirir
Güzelim Annabel Lee;
Bu yıldızlar gözlerin gibi parlar
Güzelim Annabel Lee;
Orda gecelerim,uzanır beklerim
Sevgilim,sevgilim,hayatım,gelinim
O azgın sahildeki,
Yattığın yerde seni.




Annabel Lee / Edgar Allan Poe

It was many and many a year ago,
In a kingdom by the sea,
That a maiden there lived whom you may know
By the name of ANNABEL LEE;
And this maiden she lived with no other thought
Than to love and be loved by me.

I was a child and she was a child,
In this kingdom by the sea;
But we loved with a love that was more than love-
I and my Annabel Lee;
With a love that the winged seraphs of heaven
Coveted her and me.

And this was the reason that, long ago,
In this kingdom by the sea,
A wind blew out of a cloud, chilling
My beautiful Annabel Lee;
So that her highborn kinsman came
And bore her away from me,
To shut her up in a sepulchre
In this kingdom by the sea.

The angels, not half so happy in heaven,
Went envying her and me-
Yes!- that was the reason (as all men know,
In this kingdom by the sea)
That the wind came out of the cloud by night,
Chilling and killing my Annabel Lee.

But our love it was stronger by far than the love
Of those who were older than we-
Of many far wiser than we-
And neither the angels in heaven above,
Nor the demons down under the sea,
Can ever dissever my soul from the soul
Of the beautiful Annabel Lee.

For the moon never beams without bringing me dreams
Of the beautiful Annabel Lee;
And the stars never rise but I feel the bright eyes
Of the beautiful Annabel Lee;
And so, all the night-tide, I lie down by the side
Of my darling- my darling- my life and my bride,
In the sepulchre there by the sea,
In her tomb by the sounding sea.

13 Ağustos 2011 Cumartesi

Üç Nokta...



Bugün güneş yine erken battı
Ayak bastığın tüm yollara
Yıldızlar birer birer kayboldu gökyüzünden
Evlerin ışıkları söndü
Hüznüme hüzün katarak
Yas tuttu gece
Dipsiz uçurum
Hancısız konak
Caddeler karanlığa daldı
Yeniden ve yeniden
Ağladım sana
Anılar keder anılar yara

Bir ayrılık var ortada

Rüzgâr küstü tüm terli alınlara
Yağmur değmez oldu kuru dudaklara

Bir hazin ezgi sardı dört bir yanı

Bir fısıltı, derin ve aciz bir yankı
Belki de kimsesizliğimden gelen
Sana yazılmış bir şarkı
İçinde yine ismin saklı
Sis bürüdü attığım adımları
Görünmez tutunacak dallarım
Yıkıldı bütün kaldırımlarım
Geride gidecek yol kalmadı
Kaç yıl oldu bilmeden
Kaç zamandır ismin şakağımda kandı
Damarımdan kalp gibi atıp
Ruhumda iz bıraktı
Kor gibi yandı canım
Siyah beyaz bir film şeridi
Nerede şimdi tüm o renkli yıllarım
Yıllar kör sağır dilsiz bedevi
Kararmış gözleri evsiz sersefil
Yeniden ve yeniden
İlk günkü gibi
Yine aynı gün kaldım bir fakir
Sebepler sebepsiz kelimeler çaresiz
Dört yanımı kapamış katil satır aralıkları
Devamı gelmiyor cümlelerimin
Soruların sonu yok
Yolların hepsi çıkmaz sokak
Uçurumların ardı yok
Karanlıktayım
Bir başıma yürüyorum
İnsansız caddelerde
Köşe başlarını mesken tutmuş gölgeler
Önce bir adım sonra iki adım
Koşarcasına yarıyorum umutsuzlukları
Hiçlik
Bomboş ve kocaman bir yokluk
Yalnız ellerim delil
Kan dolu çaresiz ellerim katil
Tutamadım seni senden
Kelimelerim tutsak oldu ağzımda
Dur diyemeden uzak oldun
Yetişemedim sana
Bir ölüm bir ecel şimdi kapımda
Bu ölümde ölümsüzüm
Gel ey sessizliğin bekçisi

Kim bilir belki de sana son sözüm

Kuşan küllerimden çek çıkar kılıçlarını
Sevda süvarisi
Vur kır parçala bu adi gölgeleri
Yeniden ve yeniden
Çal kapılarımı çanlarımı
Dön bana
Bu ölümde bu sensizlikte bu sessizlikte
Bir günahkâr gibi
Prangalarla
Kilitliyim dört duvar arası uçurumlarda

Düşmeden

Tut ellerimden
Geride sadece tek cümlem
Gel ve üç nokta…                         
                                                                       mucik24

Gel...



Gel
gecemin yağmurlarında
ıslan
ve saçlarındaki yağmur taneleri
ben olayım
geleyim
ve sana sarılayım
ıslaklığın bana,
tenimin soğukluğu da sana bulaşsın
karlar yağsın
hasretlerin üstüne
senin varlığınla
yaşayıp
senin yokluğunla
öleyim
sıcaklığınla
ısınayım
gel ve
yeni doğmuş güneşim ol
elimi eline
vereyim
al
ve götür beni
hayallerin koynuna
ruhun beslesin
 beni usul usul
ve güzel gecemin ıslak ayazında
seninle uyanayım
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...