kitap etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kitap etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

22 Ağustos 2014 Cuma

Aşk ve Kitap Klişeleri




"Kitaplara tutkunum. Karakterler aynı sofraya oturduğum kardeşlerim gibiler. Ama yazarlardan ve oyunculardan pek haz etmem. Filmler de girer bu kaosun arasına. Tyler Durden'a bayılsam da Brad Pitt'i hiç sevmem. Karakterlerin hepsi zihnimde canlı kanlı belirir. Kitap biter, film biter ama karakterler odamın ortasında bir sonraki sayfanın, sahnenin içine akarlar. Zihnim kitabı bir ömür boyu tamamlar durur. Karakterler ölmez. Daha diri daha genç...her geçen gün biraz daha güçlü bir şekilde belirir. Onların mutlulukları benim olur. Hüzünleriyle ağlarım. Çocuklarına en sevgi dolu anadan daha şefkatli olurum. İş bundan ibaret olsa iyi. Sonra hata yaparlar, ihanete uğrarlar, aldatılırlar, üzülürler. Gözlerim bulut olur. Yaşlar bir bir yüreğimden sökülür. O derece severim karakterlerimi, kitaplarımı... Hiç de ayrım yapmam içlerinde. Felsefe Sözlüğü de okurum Harry Potter da. Kitaplığın bir yanında Alacakaranlık dururken diğer yanında Dede Korkut Hikayeleri yükseliverir. Taht Oyunları'ndan Ölüm Pornosu'na kadar. Hepsi benim canım ciğerim. Bir yeni kitap kokusunu severim bir de yanık kibrit kokusunu. İronik değil mi? O kibrit bir hareketiyle bütün kitaplarımı yarım saat içinde leş yığınına döndürebilir. Ve kitaplarım ölürse karakterlerim öksüz kalır. Yüreğim parçalanır. Virane bir ev gibi yıkılıp kalırım odanın ortasına. Yanık kağıtlar yatağım olur. Uçuşan küller örtüm olur. Ölülerimin arkasından zihnimde kendi ölümüm çalkalanır da üçüncü sayfa haberlerinde adım müebbet alır. Cansız bedenim bir kağıt yaprağında sonsuz uykuyu solur."



Bu garip sanrıları bir kenara bırakırsak gelelim esas bahsetmek istediğim şeye. Kitaplardaki aşk yalanı beni öldürüyor. Aşkın ve kişiliğin anlamını sorgulatıyor.
Gerçek dünyada aşk diye bir şey olmayacağına en fanatik romantiğin bile inandığını düşünüyorum. Kişiliğin, egon, sorumlulukların ve ruhani ihtiyaçların buna engeldir çünkü. kişiliği olan bir bayan olarak konuşuyorum. Kendime saygım var ve karşı tarafında bana saygı duymasını isterim. Beni aşağılamasından nefret ederim. Yalanlarıyla gerçek dünyamı sarsması hafife alınamayacak büyük hatalar listeme girer. Kendi ayaklarım üstünde durup, insan gibi yaşamak ailemin beni el emeği göz nuru alın teriyle yetiştirmesinin omuzlarıma yüklediği sorumluluktur. Toplum içine beraber çıkmaktan utanmayacağım, bana hak ettiğim gibi namusum gözüyle bakacak birini isterim. Beni hem bileğinin hem beyninin gücüyle koruyacak, evlatlarıma hayırlı bir baba olacak bir erkek başımın tacıdır. Böyle birisi her kadının hayalidir. Böyle biri bana eş gözüyle bakacaksa ben ona bir cariyeden daha halim olurum da. İşte bu kişiliğin gereklerindendir ve kendine saygı duyan her insan bunu yapmalıdır.
Ama aşk nedir? Aşk bir varlığı her haliyle kabul etmektir. Onun eveti senin evetin olur. Dostu dostun, düşmanı düşmanın olur. Onu incitecek en küçük kelimeyi tüm dudaklardan sökmek istersin. Ona atılacak bütün taşların önünde siper olursun. Onun için ölüme gider, canlar alır, dünyaları yıkarsın. Ona bakacak bütün bakışları gözlerden silmek, ona değecek elleri kızgın yağlarda leş etmek istersin. Senden öncesi silinsin, geçmişi geleceği sen ol istersin. Çünkü o senin geçmişin, bu günün ve geleceğin olmuştur bile. Onu konuşmak, ona dokunmak yetmez, öyle bir an gelir ki kanını kanına katmak bir olmak istersin. Bu bahsettiğim bir olmak cinsellik değil, ruhun, bedenin, etin, düşüncelerin bir olmasıdır. Çünkü sen ondan ayrı var olmayı düşünemezsin. Gözlerini kapatsan canın acır. Işığı vurmadıkça kıyametin olur. Sesi nurdan bir ritim gibi kulağından yüreğine gezinir. Ayağının altında çiğnenmiş yol, dudaklarına değdirdiği bir katre su olmak istersin. Esen rüzgarın utanmaksızın değip geçtiği tenini kıskanırsın. Gözlerinin değdiği adamları bir bir katletmek, onsuz geçen bütün zamanları öldürmek istersin. Onun söylediği her kelime ayetin olur. Attığı her adım yolun, inandığı her şey dinin olur. Aşk budur. Böyle bir aşk da ancak ve ancak Allah'a duyulur. Çünkü sadece Tanrı sevginin büyüklüğüne yaraşabilir. Sadece Tanrı senin O'nu bu denli sevmeni sağlamaya yetecek kudrette olabilir. O mükemmeldir.

Ama bu romantik kitaplar ne yapıyor? Aşk adı altında, basit bir cinselliği önümüze sunuyor. Bu iki sözde aşığın kavgası hiç eksik olmaz. En küçük cümlenin kavgaları edilir. İlgisizlik, samimiyetsizlik, uyuşmazlık...Bizim aşıklarımızı meşgul eder durur. Yalanlar, entrikalar, aldatmalar...Mutlu sonla bitse de kitabın başından sonuna kadar yanlış anlaşılmalar silsilesi, başka erkekler, başka kadınlar, geçmiş yaralar aşıklarımızın önündeki koca engellerdir. Tüm bunlara rağmen bu iki insanın nasıl aşık olarak adlandırıldığını anlayamıyorum. Bu aşk değil ki. Olamaz ki.

Geçen bir film gördüm. Stephen King'in ismini hatırlamadığım bir romanından uyarlanmıştı. Film mutlu bir evli çiftten bahsediyordu. Karı koca kırklı yaşlarının ortalarındaydı ve torunları vardı. Kadın bir gün eşinin seri katil olduğunu öğreniyor ve aynı evde ölümüne bir mücadeleye başlıyordu. Gerçek dünyada sizin eşinizin vahşetini bildirme ve engelleme hakkınız sonuna kadar mevcut. Çünkü insan hayatı kutsaldır. Her alınan canın bir bedeli  vardır, olmalıdır. Ama edebiyat dünyasında, yani aşkların diyarında, ya kadının kocasının sırrını saklayıp cinayetlerine yardım etmesi beklenirdi ya da kocanın eşinin selameti için cinayet saplantısından kurtulması beklenirdi. Çünkü aşkta düşünce farklılıkları, zıt görüşler ya da çatışmalar olamaz. Aşıksanız her yönüyle bir olmanız gerekir.

İşte dostlar, bu sahte aşklar beni öldürüyor. Sarsmak istiyorum bütün yazarları. Aşkın anlamını öğretmek istiyorum her birine. 350 sayfalık kitapta aşıkların önündeki saçma engelleri değil, gerçek aşkı, yakınlığı, bir olmayı okumak istiyorum. Eğer böyle bir kitap varsa onu alayım, bütün sevgimle bağrıma basayım. Çok şey mi istiyorum?

18 Haziran 2014 Çarşamba

Dorian Gray : Kötülüğün Portresi


Dorian Gray... Oscar Wilde'ın basılmış tek eseri belki de klasikler arasındaki en iyi roman olmaya aday. Bu biraz da estetik zevk duygusuna ve kötülüğe ne yönden baktığınızla alakalı. Ruhu bir resme hapsolmuş genç ve güzel bir adamın sonsuz hazzı arayışını anlatan, hedonizmin, cinselliğin, kötülüğün, narsizmin sınırlarında gezen, doğal olduğu kadar da cüretkar bir roman. 
Roman 1980 yılında basılmış ve ister birebir ister uyarlamalı olsun bir çok filmi de mevcut. 1945, 1970, 1973, 2004 ve 2009 yıllarına ait olan filmler arasında en beğendiklerim sırasıyla 2009 ve 1945 oldu. 1890ların Londra'sında geçen hikaye 1970 ve 2004 yıllarında günümüze uyarlanmaya çalışılmış ve tam bir rezalette sonuçlanmıştır. Bu tabi benim şahsi kanaatim ancak Dorian Gray'i günümüz dünyasına saldığımız da estetikten uzak ve tamamen sapıkça bir görüntüyle karşılaşıyoruz. Klasik müzik eşliğinde, tarihin parıltıları arasında, süslü balolarda, lord ve leydilerle elinde şarap gülümseyen Dorian Gray gençliği ve güzelliği ile herkesi canlı bir tablo gibi kendine hayran bırakırken, 1970 yılında altında kot, üstü çıplak, boynunda sırıtan bir fularla poz veren Dorian Gray homoseksüel bir dergiden fırlamışçasına yavan kalıyor. Filmi izledikten sonra yaptığım araştırmada ilginç bir şeye rastladım. Serinin dizisi var ancak tamamen ses halinde. Nasıl derseniz, şöyle anlatayım. Big finish adlı sitenin dağıtımını yaptığı ve telif haklarına sahip olduğu dizi aynen bir şarkı listesi gibi bölüm bölüm olarak satılıyor. Ve seslendirenler de yine ünlü oyuncular. Dizinin 1. bölümünden trailer :

          




Kitabın ve filmlerin ortak konusuna dönersek size Dorian Gray adında güzel bir erkekten bahsetmem gerekir. Dorian asil bir lordun torunudur ve büyükbabası öldükten sonra küçük bir kasabadan Londra'ya gelir. Basil yetenekli bir ressamdır ve her sanat aşığına olacağı gibi o da Dorian'ın sahip olduğu bu gençlik, güzellik ve masumiyet karşısında şuurunu yitirir, Dorian'ı izleyerek geçen günler sonunda ortaya gerçeğine tıpatıp benzeyen bir tablo çıkartır. Harry, Basil'in karamsar, hedonist, yoldan çıkmış bir arkadaşıdır. Dorian'ı gördüğünde ona kimsenin sahip olmadığı iki muhteşem şeye sahip olduğunu söyler: Gençlik ve güzellik...Dorian, Harry'nin rehberliğinde hazzın ve cinselliğin tavan yaptığı Londra gecelerine uzun bir yolculuğa çıkar. Basil Dorian'a hayran hatta aşıktır ama günler geçtikçe Dorian'ın ağzından Harry'nin cümlelerine duymaya başlar. Dorian öyle bir duruma gelmiştir ki Basil onu uyarır: "Harry'nin ağzından çıkan her cümleye inanma. Çünkü o inanmaz." Gerçekten de durum böyledir. Harry kendince Dorian'na bir erkeğin haz peşinde koşmasının doğruluğunu öğretir ancak hiçbir zaman sınırlarını aşmamıştır. Dorian ise gün geçtikçe kötülüğe batar. Londra'ya yeni geldiği günlerden bir gün Harry, Basil ve Dorian bir konuşmalarında estetik zevkten bahsederler. Basil güzelliğin geçici olduğu için değerli olduğunu dile getirmiştir. Bunun üzerine Dorian resmine bakıp sonsuza kadar o tablodaki gibi genç ve güzel olmak için ruhunu şeytana satabileceğini söylemiştir. Tüm bu haz ve karanlığın yolculuğunda ilerlerken Dorian tek bir gün dahi yaşlanmamıştır. Tablo ise çürümüş, eskimiş ve günah dolu bir ruha ev sahipliği yapmıştır. 
Sonunu siz sinemaseverlerin takdirine bırakıyorum. 1945 versiyonunu izlerken beni şaşırtan ve çok mutlu eden bir şeyi söylemeden geçemeyeceğim. Film Ömer Hayyam'ın bir rubaisi ile başlıyordu. Bahsettiğim rubainin önce ingilizcesine rastladığımdan türkçesini bulmak zor oldu. 66 numaralı rubaiyi sizlerle paylaşmak istiyorum ancak ingilizce versiyonunu daha çok beğendiğimi söylemekten biraz utandığımı da ifade etmek isterim.

Hep  arar dururdum, dünyaya geleli,  
Alın yazısı, cenneti, cehennemi.  
Hocam kesti attı, sağlam bilgisiyle:  
Alın yazısı, cennet cehennem sende, dedi. 

"I sent my soul through the invisible, 
some letters of that after-life to spell, 
and by and by my soul did return, 
and answered, 'I myself am Heaven and Hell.'"


not: filmin soundtrack listesinde olan ve beni kendine hayran bırakan bir vals ile sizi baş başa bırakıyorum.

14 Eylül 2013 Cumartesi

Stefan Zweig - İnsanlığın Yıldızının Parladığı Anlar



Stefan Zweig okumak garip bir duygu. İnsanı içine çeken akıcılığın yanında bariz bir gerçekçilik de gizli bütün o kitaplarının içinde. Acımak, Satraç ve Amok Koşucusu'ndan sonra İnsanlığın Yıldızının Parladığı Anlar'ı okudum. Hangisi beni daha çok etkiledi bilmiyorum. Amok Koşucusu'ndaki derin duygular daha önce eşine rastlamadığım şeylerdi. Satranç inanılmaz etkileyici bir psikolojiyi anlatıyordu. Acımak ise bambaşka bir kulvardı. Bir insanın fedakarlığı ve özgürlüğü arasında gidip geliyordu. İki taraftan da hapsedilmiş bir zihin, kendi özgürlüğüyle vicdanı arasında kalması etkileyiciydi. Ve sonra İnsanlığın Yıldızının Parladığı Anlar... Fatih Sultan Mehmet'in ve İstanbul'un Fethi'nin tasviri eşine az rastlanır akıcılıkta ve canlılıkta, büyük bir pencereden tarihi izliyormuş gibi beni cezbetti. Bir yanda Fatih'in acımasızlığını övgüyle anlatırken diğer yanda Allah'ın karşısındaki kulluk çizgisini takdir ediyordu. O anlatırken tarihimden duyduğum gurur damarlarımda ikinci bir nabız gibi atıyordu. 10 kadar parıltılı anı tasvir eden kitabı sırf Fatih'i okumak için aldığımı itiraf ediyorum. Okuduklarım, yazının kalitesinin içimde oluşturduğu heyecan, diğer 10 denemeyi de okumam gerektiğine beni inandırdı. Aldığım zevki sizlerle paylaşmak istiyorum. Uzun da gelse okuyun. Pişman olmayacaksınız.

Okumak için tıklayın.

17 Ağustos 2013 Cumartesi

Çavdar Tarlasında Çocuklar ( Gönülçelen ) - J. D. Sallinger




Internete baktığınızda kitapla ilgili bir çok yorum yada tez bulabilirsiniz. Her okuyan kafasına göre kitabı yorumlamaya, çözümlemeye çalışınca bir birinde farklı görüşler ortaya çıkıyor. Kimisi çok beğendiğini, kimisi hiç beğenmediğini söylüyor. "Bir kitap okudum hayatım değişti!" cümlesiyle, "Neyini beğeniyorlar bu salak kitabın!" cümlesi yan yana olunca kendimi büyük bir çıkmazda buldum. Şu ana kadar basit yada kaliteli bir çok kitap okudum. Kitabı bitirdikten sonra gelen ilk on dakika, o kitabı okuduktan sonra hala aynı insan olabilir miyim, diye düşünmekle geçti. Zor bir durum. Kişiliğiniz henüz tamamlanmamışsa kelimelerin sizi etkisi altına alması çok daha kolay oluyor. Kitabın bittiği o çıkmaz, nereye, ne yöne gideceğinizi kestiremediğiniz o anlar sizi hiç ummadığınız duygusallığın içine sokuyor. Gönülçelen'de de böyle hissettim. Ne düşüneceğimi kestiremedim. Okurken yazarla bir oldum ama kitap bittikten sonra "Bu kitap bana ne kazandırdı?" diye düşünmeden edemedim. Belki de yazar bana bir şey katmak için yazmadı o kitabı. Belki üzerinde düşünmem gereken hiç bir şey yok. Sadece kendimi o hüzünlü ama akıcı kelimelere bırakıp hayatımın bir saatini Holden Caulfield olarak geçirmemi istemişti hazar. Olamaz mı? Hayatının bir dönemi ruhu uçuruma saplanırken, yalnız olmaktan sıkılıp düşüncelerde dolaşmak istemişti. Bu akla en yatkın olanı. Düşünmeyi bırakmak lazım. Anlamayı, elle tutulur hale getirmeyi bırakmak lazım. Kitap bazen sadece bir kitaptır.

12 Ağustos 2013 Pazartesi

Bir Kitap Yazmak İstiyorum - mucik24

Bir kitap yazmak istiyorum. Öyle alelade olmamalı. Çarpıcı olmalı. Ağlatmalı. Gülümsetmeli. Güldürmeli. Korkutmalı. Adrenalin arada bir yükselsin. Bazen de beş çayı rahatlığında sürükleyiversin. Ne yazmalıyım? Kahramanlarım kimler olmalı? Bir kadın düşünüyorum. Genç ama olgun. Cesur. Atak. Zeki. Korkusuz. Kimsenin baş edemeyeceği kadar deli. Merhametsiz. Gözüpek. Çılgın. Nasıl biri ki tüm bu özellikleri barındırabilsin? Vazgeçmesin istiyorum. İstediğini alana kadar durmasın. Ama kimse de ona sahip olmasın. Kendisinin efendisi. Sarsıcı. Güzel. Vahşi. Herkes korkmalı. Herkes saygı duymalı. Maceracı. Sonunu düşünmeden hayata atılmalı. Ama nasıl yazayım? Her kadının kaderi bir erkek değil mi? Erkek de koymalıyım sayfanın köşesine. Köşesine dediysek derine. Çaktırmadan girivermiş güzelimizin gönlüne. Şanına kim yakışabilir ki? Daha azıyla yetinemezsin kendinden. O da vahşi O da deli olmalı. Ama kilit vurmamalı kızımın hayatına. Bir olmalı tek olmalı. Ama sarmamalı sıkı aşkını boynuna. Boğmasın sevsin. Nerede böyle erkek? Söyle sen kimsin. Hangi aşk romanı ki erkeğin egosu altında ezilmemiş olsun güzel kız? Yok böyle bir şey. Daima güçlü olduğunu, otoritesini göstermek zorunda değil mi? Ama güzelim de zayıf bir erkek istemez ki. Hadi çık çıkabilirsen işin içinden. Erkek deli dişi deli. Peki kim ödeyecek böyle arsız bedeli? Aşık olsunlar önce dedim sonra gelir elbet gerisi kendiliğinden. Yazayım da dökeyim bir bir içimden lakin ne fayda. Aşk romanı olamaz bu. Şanına yakışmaz karakterimin. Daha destansı bir şey olacak. Haykıracak içten içe. Ne omalı? Nasıl olmalı? Diyorum dövüşsün bütün kötü adamlarla. Ama erkek izin verir mi ki buna. Gururlu. Atılgan. Tehlikenin ortasına kendini atar. Ölüme siper olur. Kızımızın gururu yerle bir olur. Atılma desen umursamaz olur. Beğenmezsin. Ne yazacağım şimdi ben? Hadi hedefimizi küçültelim şu kızı biraz adam edelim desem olmaz. Zayıflıktan bilirsiniz nefret ederim. Çelişkinin dibi tuttu. Hani yazacaktım da bitecekti bütün derdim kederim? Bak ne oldu şimdi. Kız haklı erkek haklı. Kalemi tutmadan bitti görkemli kariyerim. En iyisi bir kaç sayfa aşk okuyalım da keyfimiz yerine gelsin. Elin kalemi dururken neden bitsin mürekkebim? Onlar yazsın ben okuyayım. Ta ki gururuma yenik düşene kadar. Bir gün suratına tükürüp bütün kalitesiz yazarların. Güleceğim. Daha iyisini yazabilecekken oturup bu saçmalıkları mı dinleyeceğim? O güne kadar açık dursun kalemimin ucu. Belki gün olur yazarım hayatımın hikayesini. Veririm tüm özenti yazarlara müebbet. Benim gibi delinin de bir okuyanı bulunur elbet. 

                                                                                                                               MUCİK24









6 Ağustos 2013 Salı

Eski zamanların Amerikasında okul kütüphanesi reklamları...

Kitap Aşkı

"Okul kütüphanemizi hiç hatırlamıyorum. Sadece eski ve yırtılmış, tekrar tekrar okunmuş, her okumada farklı bir kişinin adı eklenmiş olduğunu hatırlıyorum. Kütüphanecilik Kulübüne sadece dersten kaytarmak için üye olduğumu hatırlıyorum. Ben okuma aşkını okuldan almamıştım. İlk kitabım ablalarımın farklı bir memlekette okudukları lise dönüşü paraları fazla olmadığı için bana alabildikleri tek şeydi. David Copperfield... İlk kitabım. O kadar çok sevmiştim ki ondan sonra asla aynı kişi olmadım. Zamanımı kitap okumaya ayırdım. Derslerde hep kitap okuduğum için öğretmenlerim benden şikayetçilerdi. Annem okula hep bundan dolayı çağrılırdı. Lisedeyken öyle çok kitap okurdum ki günün nasıl bittiğini anlamazdım. Sayısal bölümündeyken en sevdiğim ders biyoloji olmuştu. Bir gün derste kitap okuduğum için hocayla feci kavga ettik. Sonrasında eşit ağırlığa geçtim. Hiçbir şey yapmama gerek yoktu. Hiç ders çalışmazdım. Kitap okuduğum için kültür düzeyim de yüksekti. Sosyal derslerde bu nedenle çok iyiydim. Ders çalışmadan salt kitap okuyarak liseyi bitirdim. Hocaların benden beklentisi varla yok arasındaydı. Çok zeki ve kültürlü olduğumu her fırsatta dile getirirlerdi. Ben elit sınıfındaydım. Ancak ders çalışmaya hiç mi hiç niyetim olmadığından yolum belli değildi. Üniversite sınavına okuyarak ve uyuyarak girdim. Kazandım. Garip mi? Şans mı? Hayır. Geleceğimin parlak olduğunu biliyordum ama çabalamak istemiyordum. Kocaman bir kütüphane ve internet bağlantısı olan bir bilgisayar hayattaki tek dileğimdi. Sonra ne mi oldu? İkisini de elde ettim. Başardım. Daha yürüyecek çok yolum var. Allah'ın benim için ne yazdığını bilmiyorum. Ama kitaplarımla ilerliyorum. Okumayı çok seviyorum. Yeni kitap kokusunu çok seviyorum. Bir kitabı bitirince kucağıma alıp sarılıyorum. Ve gülümsüyorum. Yeni doğmuş bir bebekmişçesine tutup kitaplığıma yerleştiriyorum. Sonra bir kaç adım geriye gidip kitaplarımı izliyorum. Gurur duyuyorum. Gülümsüyorum...tekrar ve tekrar. Bir kitap daha alıyorum ve okumaya başlıyorum, zamanımın nasıl geçtiğini anlamadan. Okuyorum...okuyorum.... Kalbim çarpıyor. Kalbim acıyor. Kitabın bitmesini hiç istemiyorum. Ayrılık acı veriyor. Hayat kitaplarda çok kısa. Koskoca ömrü iki saate sığdırıyorum. Özlüyorum bütün karakterlerimi. Hepsini özlüyorum. Uzun bir zaman sonra aynı kitabı tekrar okuyana kadar özlem devam ediyor. O acıyı kapamak için yeni kitaplara başlıyorum. Hepsi değerli benim için. Hepsi ayrı güzel. Çocuklarım... Anneme ben ölünce kitaplarımı kimseye vermemesini söylemiştim. Ya zarar verirlerse? Ya gerekli özeni göstermezlerse? Annem paylaşımdan, paylaşmanın güzelliğinden falan bahsetmişti. Biliyorum. Ama ben mükemmel değilim. Veremem kitaplarımı. Vermek istemiyorum. Vermeyeceğim! Belki bir gün çocuklarım olursa onlara miras bırakacağım. Onlara okumayı, severek okumayı öğreteceğim. Tüm ruhunu kitaplara aktarmayı öğreteceğim. Sevmeyi öğreteceğim onlara. Her kitabımın içinde bir tarih yazar. Özgürlüğümün tarihi. Kitabı alış zamanım ve hayal gücünün özgürleştirici yolculuğuna başlayışımın tarihini okuyacağım onlara. Çocuklarıma... Kendi tarihlerini yazmayı öğreteceğim. Geçmişimde dolaşmalarını izleyeceğim. Bakın, diyeceğim, o kitaptaki benim. Aşık olan benim. Büyücü olan benim. Efsanevi olan benim diyeceğim. Tüm karakterler benim. Beni okuyorsunuz. Diyeceğim. Ve büyüyecek kitaplığım. Büyüyecek çocuklarım. Nesilden nesile bir tarih akacak. Ben sonsuza ulaşacağım. Kitaplarım okundukça ölümsüz olacağım. Herkes beni okuyacak....herkes beni okuyacak..."

















resimler brainpicking.org dan alıntıdır.

23 Temmuz 2013 Salı

Kitaplardaki Melek Takıntısı ve Kitap Klişeleri

Bu yazı şu şarkı eşliğinde yazıldı: Sweater Weather - The Neighbourhood



   Melek nedir? Önce bunu anlamak için TDK sözlüğe girdim ve aşağıdaki tanımı buldum.


melek

  1. Tanrı ile insan arasında aracılık yaptığına ve nurdan olduğuna inanılan manevî varlık.
  2. Terbiyeli, uysal (kimse).

Bakalım doğru anlamış mıyım? Melek manevi bir varlık. İyiliği ve güzelliği temsil ediyor değil mi? Bu konuda dünyadaki 6 milyar insanla hemfikiriz. Ayrı ayrı dinlere göz atalım. 

İslamiyette melekler nurdan yaratılmış olup Allah'ın hizmetindedir. Hiçbir şekilde iradeleri yoktur. Yeme içme gibi zayıflıkları yoktur. Her maddenin ve olayın ona özel meleği olabilir. Örneğin Ölüm meleği Azrail, Vahiy meleği Cebrail, Doğa meleği Mikail ve sura üfleyecek melek İsrafil gibi. Siyer kaynaklarından Taif halkı tarafından zulme uğrayan Peygamberimizin, Allah'ın göndermiş olduğu Dağlar meleğini geri çevirdiğinin biliyoruz. Geri çevirdi çünkü melek ona istemesiyle dağları Taif halkının üzerine yıkabileceğini söylemişti. Rahmet Peygamberi ise yaratılışındaki güzellikle ellerini Rabbine açıp Taif'e imanı tam bir kavmin gelmesi duasında bulundu. Ayrıca islam dininde her yağmur tanesinin bir melek tarafından taşındığı inanışı yer alır. Öyle ki kıyamete kadar aynı melek ikinci defa inmez. Sonuç olarak meleklerin cinsiyeti yoktur ve sadece emirleri yerine getiren manevi yaratıklardır.

                         

Musevilik'de İbranice'si Mal'akh olan melek, Tanrı tarafından belirli bir görevi yerine getirmek amacıyla yaratılan, günahsız yaratıklardır.
Museviliğe göre meleklerin cinsiyeti olmaz ve yemek içmek gibi ihtiyaçları da yoktur ancak, görevleri icabı insan kılığına büründüklerinde bir cinsiyete sahip gibi görünebilirler ve bu durumdayken yiyip içebilirler.
Melekler doğrudan Tanrı'nın direktiflerine göre hareket ederler ve inisiyatif kullanamazlar. Musevilikte başlıca büyük melekler şunlardır.
Michael, Gabriel, Rafael, Uriel ve Ölüm meleği (Azrail) olan Malah Hamavet.

Hristiyanlıkta ise meleklerin cinsiyeti hala tartışılıyor. O nedenle burada onlardan bahsetmeyeceğim.


Gelelim kitaplara. Yıl olmuş 2013. Ne yana baksam meleklerle ilgili fantastik kitaplar. Konu genellikle Hristiyanlıktaki düşmüş meleklere diğer adıyla kara meleklere bağlanılıyor. Kitaplar o kadar cinsellik kokuyor ki melek kavramı anlamını yitiriyor. Anlayamıyorum. Eğer cinsel içerikli bir kitap yazmak istiyorsanız Vampirler ne güne duruyor. Kabil'in çocukları vampirler kan ve seks açlıklarıyla yazmaya ne kadar da uygunlar. Neden kullanıyorsunuz melekleri? Ne gereği var? Hadi biri ikisi yaptı diyelim ama şu an 50'den fazla kitapta düşmüş melek konusu var. Hatırlarsanız lise edebiyatında yazarlara ve kitaplara baktığımızda en büyük sıkıntının özgünlük olduğunu görürdük. Yazarlar başka bir yazarı kopyalamaktan o derece korkarlardı ki Yahya Kemal "serin selviler" şiirinde serin sözcüğünü bulana kadar 20 yıl beklemişti. Ne bu kopya hevesi? Hiç mi özgünlük olmaz be arkadaş! Her kitapta bir melek hevesi almış başını gidiyor. Bazen kuşkulanıyorum. Acaba bu bir çeşit plan mı? Komplo mu var bu işin içinde? Acaba melekleri cinsellik objesi olarak göstererek maneviyatlarını yıkmaya mı çalışıyorlar? Olur mu olur. Biz ne oyunlar gördük değil mi? 
Aşağıya inelim melekler ile ilgili çıkan o yığınlarca kitaptan bir kısmına göz atalım.
Bunlar sadece Türkçeye çevrilmiş olanlar. Her kapaktan cinsellik ve salt seks akıyor. Seksi kullanmalarını anlıyorum. Globalleşen dünyada seks kaliteden daha çok ilgi çeker. Araba reklamı yaparsınız ekranda güzel ve çekici bir kız vardır. Dondurma reklamı yaparsınız parmaklarını yalayan hanım ablamız belirir. Sadece iç çamaşırı reklamlarındaki cinselliği anlıyorum. Dikkatimi çeken bir diğer şey de eskiden sadece seksi bayanlar kullanılıyorken şimdi erkekler de vitrinlerde boy gösteriyor. Baklavaları ve adonisleriyle erkekler. Eee devir değişti. Dünyayı artık sadece para değil kadınlar da yönetiyor. Örneğin biscolata reklamlarını ele alalım. Çok da eski olmayan zamanlarda dudağının kenarındaki çikolata parçasıyla şirinlik yapan bayanlarımızın yerini artık çikolata yiyen kaslı erkeler almış. Ne günler ama...
Evet. Seksi anlıyorum. Ama bunu kutsal bir varlığa yakıştırmalarını hoş göremiyorum. Hangi din olursa olsun. Melekler el değmemiş olmalıydı. Birileri buna bir dur demeliydi. Alın vampirlerinizi tepe tepe kullanın. Bırakın melekler bize kalsın. Ama her şey değişti değil mi?Ya da ben çok gerilerden geliyorum. Bari biri ikisi neyse özgünlükte yok bu saçma yazarlarda. Piyasada melek kitaplarıyla kaynıyorken sırf popülaritesini artırmak ve bestseller listelerinde kalmak için yazıyorlar. Bunların anlayışı ne "Sanat toplum için" ne de "Sanat sanat için". Bunlar sadece yazmak için yazıyorlar. Bir de kendilerine yazar diyorlar. Sanatın s'si yok o kitaplarda. Ayıp. İsyanlardayım uleyn!!! Dokunmayın kitaplarıma o pis ellerinizle. Kirletilmişsiniz hepiniz. Kitaplar kadar değerli bir şeyi kalitesizliğinizle kirletiyorsunuz. Azıcık özgün olun. Yalvarıyorum.















21 Temmuz 2013 Pazar

19. Yüzyılda İngiltere Giyimi ve Kitap Klişeleri



     Bugün elime 19. yüzyıl İngiltere'sini anlatan tarihi bir aşk romanını almış okuyorken aklıma bir soru takıldı. Giysiler... Şu bizim asil Lord ve Leydilerimiz durmadan öpüşüp koklaşıyor iken giysilerinin ne durumda olduklarını merak ettim. Kadın aklı işte. Millet balolarda, balkonlarda öpüşüyor sen giysilerinin kırışıp kırışmadığını merak ediyorsun. Pes doğrusu! Tabi filmlerden, kitap kapaklarından giysilere aşinalığımız var ama hiç kullanışlı gözükmediler  bana. Önce bakalım bu giysiler nasılmış?


Kadın modasının müthiş olduğunu söyleyebilirim. Jartiyer, geniş etekler, derin dekolteler, pileler, tüyler, tüller vs...  Ancak gelin görün ki o kadar çok elbise var ki işin içinde zavallı kadının bunları nasıl taşıdığını düşünmeden edemiyorsunuz. İç etekliği giyiyor, korsesini nefes alamayacak hale gelene kadar sıkıyor. Üstüne gömleğini ve eteği geniş tutması için tarlatan geçiriyor. Sonrasında  ağır tüylü elbiseleri de işin içine katınca acımadan edemiyorum. Düşününce bile insan daralıyor. Tabi lordlarımızın tüm o giysilere rağmen leydiyi baştan çıkarması esas merak konusu. Bir defa eteği kaldırdığını kitaplardan okuyoruz. Peki tarlatan. Yani eteği kabarık tutmaya yarayan o şey. Onu ne yapacak? Hadi onu da kaldırmayı başardı diyelim. Kadına nasıl ulaşacak? Hadi yaptı. Eteği halletti. Kadını hem öpmek hem de ona dokunmak için tarlatanı aşmaya yarayan iki metrelik kollara ihtiyacı yok mu? 
Tarihi aşk romanımız o tutku dolu sahneleri bize derinlemesine anlatıyor. Ama balo köşelerinde balkona kaçıp aşk yaşayan asillerimizin o kılıkta tekrar nasıl baloya geri döndükleri merak konusu. Yani giyinmek için saatlerce aynanın önünde duran ve en az üç tane oda hizmetçisine sahip olan bu kadınlar sırf soyunmak için bile hizmetçilerini kullanırken saçı başı dağılmış halde milletin karşısına nasıl çıkıyorlar? Abartmıyorum. İngiltere sosyetesi bu. Elbisen iyi değilse sosyeteye giremezsin. İyi dans etmen, Piyano çalman, porselen bebekmişçesine kırılgan olman gerekiyor. Zekan sıfır olmalı. Yoksa evde kalırsın. 23 yaşından büyüksen evde kalmışsın demektir. Kontları, Lordları kırmayacaksın isterlerse yataklarında hazır bulunacaksın. Senin görevin bu. Boş zamanlarını saçma dedikodular yaparak geçireceksin ama sana politikadan, savaştan bahsettiler mi bön bön bakacaksın. Kocanın metresi olacak. Seni sırf soyu devam etsin diye kullanıyor olacak. Sen yine de bir başkasının dedikodusunu yaparken kendi kocanın ihanetini normal olarak algılayacaksın. Neden? Çünkü herkes öyle yapıyor. Tarihi aşk romanlarında kızlar sadece güzel değil, zeki ve cesur da. Zaten esas erkeğin kızı fark etmesi de öyle oluyor. Esas kızımız sosyeteye hiç uymuyor. Yada başka birinin yanındayken aptal gibi davranıyor. Ama cesareti ve zekası esas erkeğimizi şaşırtıyor. Çünkü o dönemde kimse öyle değil. Hatta kendi kendine kızıyor. Doğru dürüst, aptal yani toplum kurallarına uygun bir gelin almak varken nasıl oluyor da anormal bir kızı düşünmeden edemediğine şaşırıyor. Ve gerisini biliyorsunuz. Herkesi şaşırtarak evlenirler. Mutlu son.



Gelelim erkek modasına. Tüm o tüyler, kabarık ve geniş yakalar. Biri beni o boyun bağlarıyla öpmeye çalışsa gülmekten çatlarım. Bir de peruklar yok mu? Kabarmasın diye de saçlarını pudralıyorlar. Hatta kitaplarda adam öne eğilince saçındaki pudraların uçuştuğunu söylüyor. Gel bir de buradan yak. Hani nerede bu yakışıklı lordların karizması? Tüm tutkum yerle bir oldu. Yok efendim yakışıklıymış da, kaslıymış da... Geç bunları. Tüm o giysinin altında kası nereden göreceksin. Uzun boyluymuş iki metre falan boyu varmış. Bir defa ben dize kadar çekilmiş o beyaz çorapları gördükten sonra ikinci defa dönüp bakmam bile. Boyun bağı ne kadar kabarıksa pantolon da o kadar dar oluyor. Adamın adonislerini görebilirsin. Kas dediği o galiba.

 


Gurur denen şey garip. Kocanın altından kaç kadın geçmiş umursamazsın ama biri giysine laf edince çıldırırsın. Dedikodular eşittir Sosyete. Bir hanım kızımızın evlenebilmesi için sosyeteye tanıtılması gerekiyor. Toplum kuralları böyle. Gidip balolarda dans etmen lazım. Elinde dans kartları olacak. Güzelliğin derecesi sayısınca erkek adını yazdıracak. Yazık. 


                                    Perukla bir erkek nasıl yakışıklı görünebilir aklım almıyor.
      Kızı öperken kafasından düşmüyor mu? Yada kaymıyor mu? Aklına bir saniye bile gelmiyorsa o anda ya uzun süre kadınsız kalmıştır ya da kız çok güzeldir. Ben paramı ikisine de yatırmıyorum. Üçüncü bir seçenek daha var. Tüm o kitapların hepsi kurgu. Çok mu geç anladım yoksa (!). Yok canım.

Bir de düellolar var. Adam öldürmenin bu şekli kesinlikle yasal. Erkek eldivenini çıkarıp düşmanının yüzüne vurmuşsa ya da önüne atmışsa kesinlikle meydan okuyor demektir. Şu ingilizler çok kibar gerçekten. Adamı karınla yatağında sevişir halde yakalıyorsun. İlk yaptığın şey eldivenini çıkarmak oluyorsa aristokratsın demektir. Şafakta iki şahit ve bir doktorla beraber sırt sırta verip on adım atıyorsunuz. Sonra  BAM BAM BAM!
İngilizlerin kibarlığıyla ilgili Lord diye bir fıkra okumuştum geçenlerde Buyrun:

Bir ingiliz lordu karısını yatakta bir genç adamla yakalamış onları öyle görünce kadına; 
- ''Sayın leydim bu yaptığınız genel ahlaka sığmaz ben size 
güvenmiştim, güvenimin sonsuza kadar süreceğini tahmin ediyordum bana bunu yapmamlıydınız'' diye yarım saat nutuk çeker. 
Ama sonunda dayanamaz ve yataktaki gence döner; 
- ''Ve siz sevgili genç, en azından ben konuşurken durmak nezaketini 
gösterebilirdiniz''...




Birbirine gülerek bakan iki erkek mi seni korkutur yoksa iki kadın mı? Cevap o kadar da basit değil. Erkekler akşama oynayacakları kumarı düşünüyor olabilirler. Ya da ona benzer erkekçe işler. Ama kadınlara geldi mi iş zor. Diyalogları düşünelim.
"Elbisen yeni mi hayatım?" derken aslında şunu kastediyor olabilir. " Geçen senenin modası. Sana da hiç yakışmamış."
"Evet. Senin küpelerin de bir harika." derken cevap aslında şu."O sahte taşlar tam da senin gibi sonradan görmeye layık." 
"Küpeler mi sevgili lordumun hediyesi. Çok güzel değil mi?"
bu kıskandırma amaçlı cevaptan sonra karşı tarafa dönüyoruz.
"Çok güzel gerçekten de." derken iç sesi şöyle diyor. "Geçen baloda metresinde de aynı küpenin olduğunu tüm sosyete gördü." olaylar böyle devam ederken kadınlar gülüşlerinde hiç bozulma olmadan beş çaylarını içmeye devam ederler.



Ressamların güzel kadın yüzünü neden bu şekilde çizdiklerini hiç anlamam. O burun bira daha kalkık olmalıydı. Yanaklar da daha sönük. Omuz dik, göğüsler çıkık olmalıydı. Bakarak çiziyorsan sözüm yok. Ama her resimde aynı yüz. Olmaz ki canım.



Yine 1800'lerden yakışıklı ve asil bir lord.


Şapka amacını aşmış. Güneşten koruması gerekirken dedikodulardan koruyor. Tüm o tüylerde modaya uyamama korkusu olsa gerek.




                      Erkekler bu kadar da ince belli olmamalı. Üçgen vücut olayını kim çıkardı acaba?






Birbirinden güzel valsler. Dans etmenin asilcesi.








           Bu kadar çok giysiye ne gerek vardı? Ne kadar asil isen o kadar giyiyorsun olayı gibi bir şey.                               Görünce içim daralıyor.




Tüm bunlara rağmen neden okumayı bırakamıyorum? Neden aşk romanlarını bu kadar çok seviyorum? Biri beni durdursun? Yok! Hayır! Durdurmasın. Çok seviyorum sizi be kitaplar. Yavrularım benim. Aşklarım. Canlarım. Sizi seviyorum.








Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...