23 Temmuz 2013 Salı

Kitaplardaki Melek Takıntısı ve Kitap Klişeleri

Bu yazı şu şarkı eşliğinde yazıldı: Sweater Weather - The Neighbourhood



   Melek nedir? Önce bunu anlamak için TDK sözlüğe girdim ve aşağıdaki tanımı buldum.


melek

  1. Tanrı ile insan arasında aracılık yaptığına ve nurdan olduğuna inanılan manevî varlık.
  2. Terbiyeli, uysal (kimse).

Bakalım doğru anlamış mıyım? Melek manevi bir varlık. İyiliği ve güzelliği temsil ediyor değil mi? Bu konuda dünyadaki 6 milyar insanla hemfikiriz. Ayrı ayrı dinlere göz atalım. 

İslamiyette melekler nurdan yaratılmış olup Allah'ın hizmetindedir. Hiçbir şekilde iradeleri yoktur. Yeme içme gibi zayıflıkları yoktur. Her maddenin ve olayın ona özel meleği olabilir. Örneğin Ölüm meleği Azrail, Vahiy meleği Cebrail, Doğa meleği Mikail ve sura üfleyecek melek İsrafil gibi. Siyer kaynaklarından Taif halkı tarafından zulme uğrayan Peygamberimizin, Allah'ın göndermiş olduğu Dağlar meleğini geri çevirdiğinin biliyoruz. Geri çevirdi çünkü melek ona istemesiyle dağları Taif halkının üzerine yıkabileceğini söylemişti. Rahmet Peygamberi ise yaratılışındaki güzellikle ellerini Rabbine açıp Taif'e imanı tam bir kavmin gelmesi duasında bulundu. Ayrıca islam dininde her yağmur tanesinin bir melek tarafından taşındığı inanışı yer alır. Öyle ki kıyamete kadar aynı melek ikinci defa inmez. Sonuç olarak meleklerin cinsiyeti yoktur ve sadece emirleri yerine getiren manevi yaratıklardır.

                         

Musevilik'de İbranice'si Mal'akh olan melek, Tanrı tarafından belirli bir görevi yerine getirmek amacıyla yaratılan, günahsız yaratıklardır.
Museviliğe göre meleklerin cinsiyeti olmaz ve yemek içmek gibi ihtiyaçları da yoktur ancak, görevleri icabı insan kılığına büründüklerinde bir cinsiyete sahip gibi görünebilirler ve bu durumdayken yiyip içebilirler.
Melekler doğrudan Tanrı'nın direktiflerine göre hareket ederler ve inisiyatif kullanamazlar. Musevilikte başlıca büyük melekler şunlardır.
MichaelGabrielRafaelUriel ve Ölüm meleği (Azrail) olan Malah Hamavet.

Hristiyanlıkta ise meleklerin cinsiyeti hala tartışılıyor. O nedenle burada onlardan bahsetmeyeceğim.


Gelelim kitaplara. Yıl olmuş 2013. Ne yana baksam meleklerle ilgili fantastik kitaplar. Konu genellikle Hristiyanlıktaki düşmüş meleklere diğer adıyla kara meleklere bağlanılıyor. Kitaplar o kadar cinsellik kokuyor ki melek kavramı anlamını yitiriyor. Anlayamıyorum. Eğer cinsel içerikli bir kitap yazmak istiyorsanız Vampirler ne güne duruyor. Kabil'in çocukları vampirler kan ve seks açlıklarıyla yazmaya ne kadar da uygunlar. Neden kullanıyorsunuz melekleri? Ne gereği var? Hadi biri ikisi yaptı diyelim ama şu an 50'den fazla kitapta düşmüş melek konusu var. Hatırlarsanız lise edebiyatında yazarlara ve kitaplara baktığımızda en büyük sıkıntının özgünlük olduğunu görürdük. Yazarlar başka bir yazarı kopyalamaktan o derece korkarlardı ki Yahya Kemal "serin selviler" şiirinde serin sözcüğünü bulana kadar 20 yıl beklemişti. Ne bu kopya hevesi? Hiç mi özgünlük olmaz be arkadaş! Her kitapta bir melek hevesi almış başını gidiyor. Bazen kuşkulanıyorum. Acaba bu bir çeşit plan mı? Komplo mu var bu işin içinde? Acaba melekleri cinsellik objesi olarak göstererek maneviyatlarını yıkmaya mı çalışıyorlar? Olur mu olur. Biz ne oyunlar gördük değil mi? 
Aşağıya inelim melekler ile ilgili çıkan o yığınlarca kitaptan bir kısmına göz atalım.
Bunlar sadece Türkçeye çevrilmiş olanlar. Her kapaktan cinsellik ve salt seks akıyor. Seksi kullanmalarını anlıyorum. Globalleşen dünyada seks kaliteden daha çok ilgi çeker. Araba reklamı yaparsınız ekranda güzel ve çekici bir kız vardır. Dondurma reklamı yaparsınız parmaklarını yalayan hanım ablamız belirir. Sadece iç çamaşırı reklamlarındaki cinselliği anlıyorum. Dikkatimi çeken bir diğer şey de eskiden sadece seksi bayanlar kullanılıyorken şimdi erkekler de vitrinlerde boy gösteriyor. Baklavaları ve adonisleriyle erkekler. Eee devir değişti. Dünyayı artık sadece para değil kadınlar da yönetiyor. Örneğin biscolata reklamlarını ele alalım. Çok da eski olmayan zamanlarda dudağının kenarındaki çikolata parçasıyla şirinlik yapan bayanlarımızın yerini artık çikolata yiyen kaslı erkeler almış. Ne günler ama...
Evet. Seksi anlıyorum. Ama bunu kutsal bir varlığa yakıştırmalarını hoş göremiyorum. Hangi din olursa olsun. Melekler el değmemiş olmalıydı. Birileri buna bir dur demeliydi. Alın vampirlerinizi tepe tepe kullanın. Bırakın melekler bize kalsın. Ama her şey değişti değil mi?Ya da ben çok gerilerden geliyorum. Bari biri ikisi neyse özgünlükte yok bu saçma yazarlarda. Piyasada melek kitaplarıyla kaynıyorken sırf popülaritesini artırmak ve bestseller listelerinde kalmak için yazıyorlar. Bunların anlayışı ne "Sanat toplum için" ne de "Sanat sanat için". Bunlar sadece yazmak için yazıyorlar. Bir de kendilerine yazar diyorlar. Sanatın s'si yok o kitaplarda. Ayıp. İsyanlardayım uleyn!!! Dokunmayın kitaplarıma o pis ellerinizle. Kirletilmişsiniz hepiniz. Kitaplar kadar değerli bir şeyi kalitesizliğinizle kirletiyorsunuz. Azıcık özgün olun. Yalvarıyorum.















21 Temmuz 2013 Pazar

19. Yüzyılda İngiltere Giyimi ve Kitap Klişeleri



     Bugün elime 19. yüzyıl İngiltere'sini anlatan tarihi bir aşk romanını almış okuyorken aklıma bir soru takıldı. Giysiler... Şu bizim asil Lord ve Leydilerimiz durmadan öpüşüp koklaşıyor iken giysilerinin ne durumda olduklarını merak ettim. Kadın aklı işte. Millet balolarda, balkonlarda öpüşüyor sen giysilerinin kırışıp kırışmadığını merak ediyorsun. Pes doğrusu! Tabi filmlerden, kitap kapaklarından giysilere aşinalığımız var ama hiç kullanışlı gözükmediler  bana. Önce bakalım bu giysiler nasılmış?


Kadın modasının müthiş olduğunu söyleyebilirim. Jartiyer, geniş etekler, derin dekolteler, pileler, tüyler, tüller vs...  Ancak gelin görün ki o kadar çok elbise var ki işin içinde zavallı kadının bunları nasıl taşıdığını düşünmeden edemiyorsunuz. İç etekliği giyiyor, korsesini nefes alamayacak hale gelene kadar sıkıyor. Üstüne gömleğini ve eteği geniş tutması için tarlatan geçiriyor. Sonrasında  ağır tüylü elbiseleri de işin içine katınca acımadan edemiyorum. Düşününce bile insan daralıyor. Tabi lordlarımızın tüm o giysilere rağmen leydiyi baştan çıkarması esas merak konusu. Bir defa eteği kaldırdığını kitaplardan okuyoruz. Peki tarlatan. Yani eteği kabarık tutmaya yarayan o şey. Onu ne yapacak? Hadi onu da kaldırmayı başardı diyelim. Kadına nasıl ulaşacak? Hadi yaptı. Eteği halletti. Kadını hem öpmek hem de ona dokunmak için tarlatanı aşmaya yarayan iki metrelik kollara ihtiyacı yok mu? 
Tarihi aşk romanımız o tutku dolu sahneleri bize derinlemesine anlatıyor. Ama balo köşelerinde balkona kaçıp aşk yaşayan asillerimizin o kılıkta tekrar nasıl baloya geri döndükleri merak konusu. Yani giyinmek için saatlerce aynanın önünde duran ve en az üç tane oda hizmetçisine sahip olan bu kadınlar sırf soyunmak için bile hizmetçilerini kullanırken saçı başı dağılmış halde milletin karşısına nasıl çıkıyorlar? Abartmıyorum. İngiltere sosyetesi bu. Elbisen iyi değilse sosyeteye giremezsin. İyi dans etmen, Piyano çalman, porselen bebekmişçesine kırılgan olman gerekiyor. Zekan sıfır olmalı. Yoksa evde kalırsın. 23 yaşından büyüksen evde kalmışsın demektir. Kontları, Lordları kırmayacaksın isterlerse yataklarında hazır bulunacaksın. Senin görevin bu. Boş zamanlarını saçma dedikodular yaparak geçireceksin ama sana politikadan, savaştan bahsettiler mi bön bön bakacaksın. Kocanın metresi olacak. Seni sırf soyu devam etsin diye kullanıyor olacak. Sen yine de bir başkasının dedikodusunu yaparken kendi kocanın ihanetini normal olarak algılayacaksın. Neden? Çünkü herkes öyle yapıyor. Tarihi aşk romanlarında kızlar sadece güzel değil, zeki ve cesur da. Zaten esas erkeğin kızı fark etmesi de öyle oluyor. Esas kızımız sosyeteye hiç uymuyor. Yada başka birinin yanındayken aptal gibi davranıyor. Ama cesareti ve zekası esas erkeğimizi şaşırtıyor. Çünkü o dönemde kimse öyle değil. Hatta kendi kendine kızıyor. Doğru dürüst, aptal yani toplum kurallarına uygun bir gelin almak varken nasıl oluyor da anormal bir kızı düşünmeden edemediğine şaşırıyor. Ve gerisini biliyorsunuz. Herkesi şaşırtarak evlenirler. Mutlu son.



Gelelim erkek modasına. Tüm o tüyler, kabarık ve geniş yakalar. Biri beni o boyun bağlarıyla öpmeye çalışsa gülmekten çatlarım. Bir de peruklar yok mu? Kabarmasın diye de saçlarını pudralıyorlar. Hatta kitaplarda adam öne eğilince saçındaki pudraların uçuştuğunu söylüyor. Gel bir de buradan yak. Hani nerede bu yakışıklı lordların karizması? Tüm tutkum yerle bir oldu. Yok efendim yakışıklıymış da, kaslıymış da... Geç bunları. Tüm o giysinin altında kası nereden göreceksin. Uzun boyluymuş iki metre falan boyu varmış. Bir defa ben dize kadar çekilmiş o beyaz çorapları gördükten sonra ikinci defa dönüp bakmam bile. Boyun bağı ne kadar kabarıksa pantolon da o kadar dar oluyor. Adamın adonislerini görebilirsin. Kas dediği o galiba.

 


Gurur denen şey garip. Kocanın altından kaç kadın geçmiş umursamazsın ama biri giysine laf edince çıldırırsın. Dedikodular eşittir Sosyete. Bir hanım kızımızın evlenebilmesi için sosyeteye tanıtılması gerekiyor. Toplum kuralları böyle. Gidip balolarda dans etmen lazım. Elinde dans kartları olacak. Güzelliğin derecesi sayısınca erkek adını yazdıracak. Yazık. 


                                    Perukla bir erkek nasıl yakışıklı görünebilir aklım almıyor.
      Kızı öperken kafasından düşmüyor mu? Yada kaymıyor mu? Aklına bir saniye bile gelmiyorsa o anda ya uzun süre kadınsız kalmıştır ya da kız çok güzeldir. Ben paramı ikisine de yatırmıyorum. Üçüncü bir seçenek daha var. Tüm o kitapların hepsi kurgu. Çok mu geç anladım yoksa (!). Yok canım.

Bir de düellolar var. Adam öldürmenin bu şekli kesinlikle yasal. Erkek eldivenini çıkarıp düşmanının yüzüne vurmuşsa ya da önüne atmışsa kesinlikle meydan okuyor demektir. Şu ingilizler çok kibar gerçekten. Adamı karınla yatağında sevişir halde yakalıyorsun. İlk yaptığın şey eldivenini çıkarmak oluyorsa aristokratsın demektir. Şafakta iki şahit ve bir doktorla beraber sırt sırta verip on adım atıyorsunuz. Sonra  BAM BAM BAM!
İngilizlerin kibarlığıyla ilgili Lord diye bir fıkra okumuştum geçenlerde Buyrun:

Bir ingiliz lordu karısını yatakta bir genç adamla yakalamış onları öyle görünce kadına; 
- ''Sayın leydim bu yaptığınız genel ahlaka sığmaz ben size 
güvenmiştim, güvenimin sonsuza kadar süreceğini tahmin ediyordum bana bunu yapmamlıydınız'' diye yarım saat nutuk çeker. 
Ama sonunda dayanamaz ve yataktaki gence döner; 
- ''Ve siz sevgili genç, en azından ben konuşurken durmak nezaketini 
gösterebilirdiniz''...




Birbirine gülerek bakan iki erkek mi seni korkutur yoksa iki kadın mı? Cevap o kadar da basit değil. Erkekler akşama oynayacakları kumarı düşünüyor olabilirler. Ya da ona benzer erkekçe işler. Ama kadınlara geldi mi iş zor. Diyalogları düşünelim.
"Elbisen yeni mi hayatım?" derken aslında şunu kastediyor olabilir. " Geçen senenin modası. Sana da hiç yakışmamış."
"Evet. Senin küpelerin de bir harika." derken cevap aslında şu."O sahte taşlar tam da senin gibi sonradan görmeye layık." 
"Küpeler mi sevgili lordumun hediyesi. Çok güzel değil mi?"
bu kıskandırma amaçlı cevaptan sonra karşı tarafa dönüyoruz.
"Çok güzel gerçekten de." derken iç sesi şöyle diyor. "Geçen baloda metresinde de aynı küpenin olduğunu tüm sosyete gördü." olaylar böyle devam ederken kadınlar gülüşlerinde hiç bozulma olmadan beş çaylarını içmeye devam ederler.



Ressamların güzel kadın yüzünü neden bu şekilde çizdiklerini hiç anlamam. O burun bira daha kalkık olmalıydı. Yanaklar da daha sönük. Omuz dik, göğüsler çıkık olmalıydı. Bakarak çiziyorsan sözüm yok. Ama her resimde aynı yüz. Olmaz ki canım.



Yine 1800'lerden yakışıklı ve asil bir lord.


Şapka amacını aşmış. Güneşten koruması gerekirken dedikodulardan koruyor. Tüm o tüylerde modaya uyamama korkusu olsa gerek.




                      Erkekler bu kadar da ince belli olmamalı. Üçgen vücut olayını kim çıkardı acaba?






Birbirinden güzel valsler. Dans etmenin asilcesi.








           Bu kadar çok giysiye ne gerek vardı? Ne kadar asil isen o kadar giyiyorsun olayı gibi bir şey.                               Görünce içim daralıyor.




Tüm bunlara rağmen neden okumayı bırakamıyorum? Neden aşk romanlarını bu kadar çok seviyorum? Biri beni durdursun? Yok! Hayır! Durdurmasın. Çok seviyorum sizi be kitaplar. Yavrularım benim. Aşklarım. Canlarım. Sizi seviyorum.








19 Temmuz 2013 Cuma

Calogéro - Dancer Encore ( Teoman - Çoban Yıldızı)

         


Calogéro... Herkesin kendine göre bir aydınlanma anı vardır. Hani uzun yıllar sonra gözünü alan bir güneş ışığı seni hayatı keşfetmeye itebiliyor ya işte öyle ufacık bir ritim kulağıma değdiğinde aydınlanma anını, titreşimleri içime çeke çeke hissettim. Yandaki yakışıklı abimiz Calogéro yıllanmış şarap gibi sesiyle şarkılarını mırıldanırken, tamam işte bu, dedim kendi kendime. Aradığım ışık bu. İşte benim fransızca sevdam böyle başladı. Ne dediğini anlamıyor olabilirsiniz ancak kulağınıza gelen nameler dudağınıza hafif bir gülümseme bırakıyorsa Calogéro işini sahiden iyi yapıyor demektir.
Üstteki parça Teoman tarafından Çoban Yıldızı olarak bize tanıtılmış, esası fransız sanatçı Calogéro'ya ait Dancer Encore. Her iki sanatçıyı da zirveye taşıyan kaliteli bir müzik...
İşin garip tarafı ister Teoman'dan dinleyin ister Calogéro'dan, her iki durumda da sanat için soyunmak istiyorsunuz : )

18 Temmuz 2013 Perşembe

Spray Boya Sanatı - Kainat ve Cennet Tasvirleri


 Bu resmin sadece spray boya ile yapıldığını duyunca eminim çok şaşıracaksınız. Gerçekten muhteşem ötesi duruyor, değil mi? İnanılması güç bir sanat. Böyle bir resmi fırça ile yapmak saatler hatta günler alıyorken spray boya ile 10 dakika yeterli. Ama bu durum sanatçıların emeğini göz ardı etmemizi gerektirmez. İzlerken gözlerimi ayıramıyorum. İlkin sadece beyaz sayfa varken sonrasında capcanlı renkleriyle koca bir gökyüzü karşınıza geliyor. Gezegenleri, yıldızları ve olağanüstü cennetler rüyalarımızdan çıkarıp bir çerçeveye koyan bu sanatçıları ayakta alkışlıyorum.

                           


                           









17 Temmuz 2013 Çarşamba

Şehrazat - ( Her nota bir hikaye anlatır )

 



              



Rimsky Korsakov - Scheherazade
From the Album: Barış Manço - Sözüm Meclisten Dışarı (1981 / Turkey)
Musicians:
Celal Akatlar - Oboe 
Rafet Kazıl - Fagott (Bassoon) 
Kemal Yeşil - Violin
Ali Kızılçay - Cello


Bizi böyle muhteşem bir  eserle tanıştırdığı için Barış Manço'ya bir 

dakikalık saygı duruşu....


                 




Hikayeye göre; Fars kralı Şah Şehriyar Hindistan ile Çin arasındaki bir adada hüküm sürer (eserin daha sonraki biçimlerinde bunun yerine Şehriyar'ın Hint ve Çin'de egemenlik sürdüğü yazar). Şehriyar karısının kendisini aldattığını öğrenir ve öfkelenir, tüm kadınların sadakatsiz, nankör olduğuna inanmaya başlar. Önce karısını öldürtür, sonra da vezirine her gece kendisine yeni bir hanım bulmasını emreder. Her gece yeni bir gelin alan Şehriyar, geceyi hanımıyla geçirdikten sonra tan vakti hanımını idam ettirir. Bir süre bu böyle devam eder. Vezirin akıllı kızı Şehrazad bu kötü gidişata son vermek için bir plan kurar ve Şehriyar'ın bir sonraki eşi olmaya aday olur. Evlendikleri geceden başlayarak, kardeşi Dünyazad'ın hikaye dinlemeden uyuyamadığını söyler ver her gece Dünyazad'ın da yardımıyla çok güzel ve heyecanlı hikayeler anlatmaya başlar ama tam şafak vakti geldiğinde, hikayenin en heyecanlı yerinde, hikayeyi anlatmayı keser. Hikayenin sonunu merak eden Şehriyar, Şehrazad'ın hikayeye ertesi gece devam edebilmesi için, o gecelik Şehrazad'ın idamını erteler. Her gece bir önceki masalın devamını anlatıp yeni bir hikayeye başlar ve yine tam tan vakti hikayenin en heyecanlı yerinde anlatmayı bırakır. Kitabın sonuna kadar yer alan hikayeler, Şehrazad'ın Şehriyar'a anlattığı hikayelerdir. Sona gelindiğinde, Şehrazad üç erkek çocuğu doğurmuştur ve evliliklerinden uzunca bir süre geçmiştir. Kralın kadınlara olan öfkesi ve kötü düşünceleri dinmiş, Şehrazad'ın sadakatine inanmıştır.

konu vikipedi'den alıntılanmıştır.


9 Temmuz 2013 Salı

Kitap Klişeleri ve Hayatın Gerçekleri Maddelerle açıklanıyor (1)



1) Amerika'da ve Avrupa'da mezuniyet gecesi bekarete veda gecesi olarak algılanıp 16 yaşından sonra hala bakire olan birini bulmak samanlıkta iğne aramaya benziyorken nasıl oluyor da bütün aşk romanlarında esas kızımız şaşırtıcı bir şekilde bakire oluyor. Sonuçta Justin Bieber'in Selena Gomez'i hamile bırakıp 17 yaşında baba olduğu bir dünyada yaşıyoruz. Garip doğrusu. Havalı ve popüler olmak için asi genç havalarında gezmek, olabildiğince erken içki ve uyuşturucu kullanmak lise hayatının vazgeçilmez kabul koşulları iken romanlarda esas kızımız temiz, masum, iyilik timsali, en küçük jestte yanakları kızaran bakiremiz oluyor.

Dosya:Arthur Hughes - Overthrowing of the Rusty Knight.jpg

2) Eğer esaslı bir aşk romanı yazmak istiyorsanız mutlaka 19. yüzyılın İngiltere'sine gitmek zorundasınız.
Çünkü 21. yüzyılda jartiyer ve kahraman dükler bulmak zor. Gerçekten zor. Düşünün bir dakika lütfen.
Aradığınız erkek

  • Hem yakışıklı olacak,
  • Hem zengin olacak, 
  • Savaştan savaşa kahramanlıklarıyla ünlü atılgan biri olacak ( Bu madde her romanda bulunmuyor ama güzel bir tetikleyici ), 
  • Bunlar da yetmez süslü ve ağırlığı olan bir ünvanı olacak ( örn: dük, kont, vikont ya da baron vs. ), 
  • Tabi çapkınlığıyla da ünlü olsun ki siz onu kendinize körkütük aşık ettiğinizde rakipleriniz kıskançlıktan çatlasın, 
  • Biraz da kontrol edilemez olacak ama durun korkmayın siz onu aşkınızla adam edeceksiniz, öyle ki başlarda tutkusuyla sizi çılgına çevirirken evlenince düşünceli bir eş, sevimli bir baba olacak, 
  • Daha bitmedi geçmişte mutlaka bir trajedi yaşamış olsun ki siz onu dolgun göğüsleriniz ile kucağınızda teselli edebilesiniz, 
  • Tabi bir de etrafta ona rakip olabilecek bir kaç çapkında olmalı yoksa Shakespeare'in mezarında kemikleri sızlar. 

Anlıyorsunuz ya, tüm bu özellikleri kendinde barındıracak erkek yok 21. yüzyılda. Eğer bulursanız aşağıdaki adımları izleyin.

  • Önce derin bir nefes alıp kendinizi çimdikleyin gerçek olduğundan emin olmamız lazım.
  • Sonra onu görüş alanınızdan çıkarmadan bir bardak su için. Bu büyük bir şok sonuçta.
  • Akıllı telefonunuzla bir kaç poz çekin her keşif kanıt gerektirir.
  • Bulunduğunuz yerin açık adresini ve koordinatlarını mucik24@mynet.com adresine yollayın. 
  • Benim 'hedef başarıyla yakalandı!' mesajımı aldıktan sonra en yakın köprüden kendinizi atın. İki kişiniz bildiği sır değildir ve ben çok eşliliği kabul etmiyorum. : )
 not: Ben şu jartiyer olayını anlamıyorum. Yün çorabın jartiyerden sonra keşfedildiğini biliyor muydunuz? 



3) Mutlaka ortada bir sorun olmalı. Çünkü iki gencimiz, münasip bir şekilde tanışıp birbirini beğenirse, ailelerinden iyi dilekleri alınıp güzel bir düğünle evlenirlerse bu çok sıkıcı olur değil mi? Kim böyle sıkıcı ve bayağı bir ilişki ister ki?! Büyük bir sorun olacak, aşk, entrika, macera, gerilim falan olacak adrenalin arada bir yükselecek. Aşık çiftimiz büyük bir acıyla ayrılacak ve kitabın sonunda gözyaşları içinde bir araya gelecekler. en son bir düzine çocuk yapıp bir tanesi de yolda derken ekranda 'ömür boyu mutlu yaşadılar' yazısı belirecek. İşte kitap dediğin de böyle olur.


4) Anlamıyorum. Aşk nedir? Gerçekten nedir? Eğer sadece son yıllarda çıkan romanları ele alırsak anlamı şu:  'Çok yakışıklı bir erkekle, çok güzel bir kızımızın arasındaki cinsel çekim sonucu ortaya atılan sınır ruh halidir.' Ötesi yoktur yani.
 Esas kızımız gizli kapaklı balkonlarda öpüşürken namus derdine düşmüyor ama iş metresliğe geldi mi burun kıvırıyor. Neymiş efendim onurmuş, şerefmiş. Orada burada öpüşürken aklı başından gidiyormuş da şerefi unutuyormuş. Kız milleti değil mi daima en iyisini isterler. Takdir ediyorum. Gerçekten. Asla kendimi ikinci sınıf bir yerde bulmak istemem. Eğer bensiz yapamıyorsa evlenecek. Ben milletten sakladığı, istediği zaman başından atabileceği iki paralık bir insan olmayacağım. Ama yine de onur konusunu işlerine geldiği gibi kullandıklarını düşünüyorum. Nedir bu göster ama elletme olayı? Sonuçta adam sana tecavüz etmiyor. İstesen öpmesini engelleyebilirsin. Esaslı kırıcı ve gerçekçi bir söz karşıdakini durdurabilir. Kitaplardaki centilmen düklerden bahsediyoruz. Sen de istiyorsun. Madem istiyorsun adamı kışkırtma. Kaçma. Kaçan kovalanır. Erkekler savaşmayı severler. Sen kaçarsan mutlaka kovalayacak, avlarının peşinden gideceklerdir.
Nietzsche ne diyor? Erkek bu hayatta iki şeyi sever. Tehlike ve kumar. Bu yüzden en tehlikeli kumar olan kadını sever. Tabi kimse sormuyor. A benim namuslu bakirem gerçekten şerefliysen neden beni oyuncağın edip yasak meyveni bana sunuyorsun? Eğer hiç yedirtmeyeceksen kokusunu içime çektirip ağzımın suyunu akıtman köpekliktir. Sonuç olarak; Bilge kişi şöyle der: Aşk Köpekliktir.



 5)  mucik24 erkek düşmanı bir feminist değildir. Ve belki de yüzlerce tarihi aşk romanı vardır. her türlü kitabı sever. zamanında felsefe tarihi sözlüğü bile okumuşluğu vardır. ( Çok sıkıcıydı. Asla denemeyin. ) Özellikle aşk romanlarına bayılır. Sadece iç çekişlerin ve inlemelerin olmadığı esaslı bir konuya sahip aşk romanlarını sever. Ancak diğerlerini de okumadan geçmez. Anlayacağınız tüm bu klişeler onu kitaplardan uzaklaştırmaz. Ne kadar saçma olursa olsun kalbini ısıtacak bir şeyler okumak onu daima mutlu eder. Kitap okurken karakterle bir olur. Öyle ki kitap okurken onun kahkahasını duyup sırıtışını görenler bazen ona deli muamelesi yapar. Yine de aldırmaz. Kitap bittikten sonra büyük bir sırıtışla kitaba sarılır ve onu koklar. En sevdiği koku yeni kitap kokusudur. Bazen kitaplarına duyduğu yakın ilgiyi anlamayan ve kıskanan ailesi onu sorgular. O ise ne söylerse söylesin okumadan anlayamayacaklarını söyler. Kendisinin daha okumadığı bir kitabı başkasının elinde gördüğünde deli gibi kıskanır. Çok da mükemmel biri değildir. Ama mutlaka bir yerlerde bu yazıyı okuyup kendini ona yakın hisseden birileri çıkacaktır. Onlara hayat boyu zevkli okumalar diler. Selametle...

6 Temmuz 2013 Cumartesi

Bugün Ne Öğrendim 2



Bugün şans eseri bir şey okudum. İskambil kağıtlarındaki her bir papaz tarihteki bir kralı simgeliyormuş. İlginç... hımmm. Bunlar şöyle:


Biri Alman, biri Yahudi, biri İtalyan sonuncusu da Yunan. 
İçimden çok kısa bir anlığına, bir tanesi de Fatih, Yavuz falan olsaydı diye düşündüm. Ama sonra "iskambil kağıtlarında isimlerinin olmaması onların şanına gölge düşürür mü? Zaten yeterince ulular. Büyükler." diye düşününce işler rayına oturdu. 
 
Haşmetmeap Cennet Mekan Fatih Sultan Mehmet Han ne demişti:

Benim kudretimin eriştiği yere, senin ümidin dahi erişemez!

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...