8 Temmuz 2014 Salı
Rachael Yamagata- Be Be Your Love with lyrics
6 Temmuz 2014 Pazar
The Double ( Öteki ) - Modern zamanlarda bir Klasik
30 Haziran 2014 Pazartesi
BAROBAX Baba To Ki Hasti
Disco Partizani'nin bu versiyonunu daha çok sevdiğimi belirtmem gerek. Bu arada gitarlı çocuk çok tatlıydı, değil mi?
Barobax - Soosan Khanoom
Ben sevdiysem siz kesinlikle bayılacaksınız. Videoyu izledikten sonra Youtube içeriğinde Soosan Khanoom Parody şeklinde araştırma yapın ve birbirinden komik videolarla karşılaşın.
18 Haziran 2014 Çarşamba
Dorian Gray : Kötülüğün Portresi
Hocam kesti attı, sağlam bilgisiyle:
Alın yazısı, cennet cehennem sende, dedi.
14 Haziran 2014 Cumartesi
2Cellos - Thunderstruck
2CELLOS - Thunderstruck paylaşan: Spi0n
Dünyanın En kısa korku Hikayesi
Dünyadaki son adam bir odada yalnız oturuyordu. Ve kapı çaldı.
Fredric Brown
Bu hikaye beni çok düşündürür. Neden mi? Okuduğunuz hikayeleri gözden geçirin ve düşünün. Hikaye ne kadar uzunsa anlamı o kadar darlaşır. Ama bu kısa hikaye hakkında yüzlerce sayfalık bir makale yazılabilir. Çok garip değil mi? Örnek olarak "ben" kelimesini verelim. Sadece "ben"i anlatan milyonlarca roman vardır hatta daha iddialı konuşmak gerekirse var olan her şeyde "ben" gizlidir. Sözcükler kısaldıkça anlamları genişler ve hayal gücünün karanlık dehlizlerinde bizi garip yolculuklara çıkarır. BU hikayenin bu derece etkili olmasının sebebi kısalığıyla anlamlandırmayı bizim hayal gücümüze bırakmasıdır. Ve tabii insanlığın farklı fıtri etkenleri de var ortada. Bilinmezlik, tekliğin gücü ve korkutuculuğu, kapı ve oda kelimelerinin barındırdığı geniş anlamlar. Kapının öteki yanında kim yada ne olduğunu bilmediğimiz bir şey var. Çoğu yabancı kaynakta örnek olarak vampirler ve zombiler gibi canavarların kapının ardında olduğu belirtiliyor. Bu bana göre Amerikan kültürünün onlara bastırdığı korkuların bir yan ürünü. Kapının ardındaki canavarın her zaman elle tutulur olması gerekir ve dezavantajı olmalıdır ki kahraman günü kurtarabilsin. Ancak kendi şahsi kanaatime göre kapının ardındaki bilinmez şey tüm bu vampir yada zombi saçmalığından kat be kat korkunç. Onun korkunçluğu ve kudreti bilinmezliğinde yatıyor. Ve siz bilmediğiniz bir şeyi asla yenemezsiniz. tekliğin gücü de bizi sürükleyen diğer bir korku faktörü. Odada yalnız oturan adam tektir, dünyadaki son adamdır. Kimi yorumcular cümledeki adam kelimesine vurgu yaparak yaşayan son şeyin o olmadığını dile getirirler. Kapıyı çalan bir bayan da olabilir ki bu anlamı bayağı bir daraltır. Bu anlam darlığından kaçmak adına dünyada var olan, nefes alan son insanın o adam olduğunu düşünelim. Dünyada ne olmuş ki tüm o yaşam özünü tek bir insana indirgemiş? Hangi vahşi olay, ne tür bir kıyamet o adamın tekliğine sebep olmuş? Kendi yalnız tekliğinde yaşamsal varlığının hem hiç bir anlamı kalmamış hem de tüm anlamı o olmuş. Bilinmezlik ve teklik faktörleri size kimi hatırlatıyor? Neden bu iki sözcük bu kadar güçlü? TANRI! Hem bilinmeyen hem de tek olan Tanrı'dır. Tanrı'nın bütün kudreti bilinmezliğinde ve tekliğinde yatar. İnsanoğlunun mükemmelliyetlik atfettiği Superman'e bakın. O mükemmel erkek kriptonitten korktuğu andan itibaren, dezavantajı olduğu andan itibaren mükemmelliğini kaybetmiştir ve sıradanlaşmış, insanlaşmıştır. İnsanlık aciziyet ve zayıflık anlamına gelir ve o anda o odada yalnız başına oturan adam var olan en aciz ve basit yaratıktır. Çünkü Tanrı tekliğinden güç alırken insanoğlu çokluğundan güç alır. En güçlü insanlar çokluğu, kalabalığı yöneten ve kontrol edenlerdir. Diğer iki faktör de kapı ve oda kelimelerinin nesnel güçleridir. Kapı daima açılmaya mahkumdur ve onu dış dünyadan koruyan şey sadece anahtarıdır. O kapı açıldığı an bir şey olacak. Bilmediğiniz bir durum ortaya çıkacak. Bir odada yalnız olduğunuzu ve sabit bir şekilde kapı koluna baktığınızı düşünün. Dünyada hayatta kalmış son adamsınız ve sizin anlamını değiştirecek, kendi kişisel dünyanızı yerinden oynatacak tek şey o kapının kolundaki hareket olacaktır. Odayı düşünelim. Oda duvarlarla çevrilmiş bizi dış dünyadan saklayan tek şeydir. O odada olduğun sürece göremezsin, duyamazsın ve bilemezsin. Ve dışardakiler de seni göremez, duyamaz ve bilemez. Oda bir tür korunaktır. Oda bir tür zindandır. Kapının anahtarının kimde olduğu odanın sahip olduğu bütün anlamları değiştirir. Anahtar sendeyse oda senin sığınağın, dışardaysa zindanındır. Ve böylece bu iki cümle dünyanın en korkunç hikayesi olur.
25 Mayıs 2014 Pazar
Şeker Portakalı
Jose Mauro de Vasconcelos... Onun bu harika kitabını ilkin 7. sınıfta okuduğumu sanıyorum. Gözyaşları içinde, yüreğime Zeze adında bir kuş yerleştirerek kitabı bitirmiştim. o kadar vurucu ve şeker bir kitaptı ki benden yedi ve altı yaş büyük iki ablama da okutmuştum. Zeze'nin küçük dünyasındaki büyük hayalleri, Portuga'ya sevgisi, bir babaya duyduğu ihtiyacı içimi acıtmıştı. Sonrasında lise 1 ve sonda da okudum. Ve göremediğim, çözemediğim duyguları tadına vara vara içime çektim. Sonrasında Delifişek, Güneşi Uyandıralım ve Kayığım Rosinha'da bu harika masalı takip etti. Özellikle Kayığım Rosinha'da insanlığa, normalliğe çığlık çığlığa isyan ettim. Gerçekliğin ne kadar farklı anlamlar taşıyabileceğini ve her zaman beyaz olmadığını öğrendim.

Aradan uzun zaman geçti. Önce Şeker Portakalı'nın filmi çıktı dediler, daha sonra kitabının yasaklandığını haberlerden duydum. Filminin çıktığını duyduğunda sevinen kalbim ve canlanan çocukluğum, kitabın yasaklandığını duyduğunda paramparça oldu.
Filmini türkçe bulamadım ama olsun. İngilizce ile aram iyi olduğundan bu sorunumu da çok kolay çözdüm. Önce 2012 yapımlı filmi izledim. Tekrar tekrar gözyaşları içinde ağladım ve eski dostuma merhaba dedim. Daha sonra 1970 versiyonunu izledim. 1970 versiyonu kitapla daha uyumluydu ama oyunculuk ve samimiyet açısından iyi değildi. 2012 versiyonu ise kitaptan eksikleri olsa da oyunculuk ve samimiyet açısından idealdi. Filmler bittikten sonra böyle harika bir filmi herkes izlemeli diye düşünerek sizlere bir link hazırladım. Buyurunuz. Emin olun pişman olmayacaksınız. İzleyin ve izletin ölmeden önce...
Link için tıklayınız.
19 Mayıs 2014 Pazartesi
14 Mayıs 2014 Çarşamba
Bir madencinin son anları
Karanlıktaysan gölgen bile seni yalnız bırakır diyorlar, ama ben gõzlerimin önündeki sonsuz karanlığa bakarken yalnız olmadığımın farkındaydım. Hatta zorlarsam etrafımı saran kömür karası yüzlerin ardındaki parıltılı korkuyu seçebileceğime inanıyordum. Korku onlarca bedenin arasında leş gibi genzimize dolarken tek bir rüzgar fısıltısının dahi olmadığı bu tünelde tüyleri diken diken eden garip bir ürperti dolaşıyordu. Havasızlığın, adrenalinle artan terin, kömürün ve belli belirsiz duyulan toprak kokusunun yanına adi bir katil misali eklenen yanık kokusu uzayan tünellerin içinden usulca yaklaşıyordu. Karısını, doğmamış çocuğunu yada annesini düşünen var mıdır bilmiyorum ama o an ölümü düşündüğüme emindim. Yaşayacak mıyız ya da kurtulacak mıyız soruları ortamın içler acısı çaresizliğine göre fazla ümitvar kaçıyordu. Ben daha çok içinde ölüm geçen sorularla ilgileniyordum. Ölecek miyiz? Ne zaman öleceğiz? Yanarak mı, karbonmonoksit zehirlenmesinden mi öleceğiz? Belki de birazdan tavan çökecek, ya da yangından kaçarken düşüp can çekişen ayaklar altında ezilmek ile gelecek ecelim. Sessizlik mi daha güvenli yoksa ses mi diye kendime soruyordum. Susup kurtuluşun sesini dinliyorduk. Toprağın kazılma seslerini duymaya, hayat ışığını bir kez daha görmeye çalışıyorduk. Sessizliği arasıra ama gittikçe daha yakından bozan çığlık sesleri bize ölümün de yaklaştığını hatırlatıyordu. Sanki ihtiyacımız varmış gibi! Kalbimin sesi tüm seslerden daha yüksek çıkarken ölümün sesini tanıyabiliyordum. Birazdan kalbim duracak. Daha önce ölümü neredeyse hiç düşünmemiştim. Aklımın bir köşesinde hep altmışlı yaşlarımdan sonra yatağımdayken uykuya dalarcasına bu diyarlardan uzaklaştığım yatardı. Bu kadar çabuk, adice, korkunç ve trajik bir farkındalık sonucu olacağını nereden bilecektim. Aldığım her nefes bir başkasının hayatını kısaltıyordu ama insan öleceğini bilirken bencillikten kurtulamıyor. Ağlayanları duyabiliyordum. Sarsıcı hıçkırıklar değildi bunlar. Daha alçaktı, bir erkeğin son anlarında gururunun sökülen ufak parçalarıydı. Gittikçe nefes sesleri arttıyordu. Daha derinden, daha yakıcı nefesler aldığımızın farkındaydım. Alamıyorduk ki! Ölümün farkındalığıyla damarlardaki adrenalin hızla yükseliyor, daha derin nefesler almaya zorluyordu. Havasızlık arttıkça ciğerler isyan ediyor nefeslerimizi sıklaştırıyordu. Ölüme ne kadar kaldı? On dakika bu kadar adam için çok az, belki beş dakikamız ya var ya yoktu. Beynimde tik takları tüm dünyamı saran bir saat kumlarını üzerime doğru çökertiyordu. Ölecektim. Son iki dakika. Nefes almayı mı unuttum yoksa? Bir tane daha... kaç tane nefesim kaldı geriye? Boğazım yanıyordu. Gõzlerim yaşlıydı. Acıdan mı korkudan mı? Bir dakika? 10 saniye? Nefes alamıyorum!!! Bana baksanıza! Biri yardım etsin. Görmüyor musunuz? Bir kaç el boğazıma yapışıyor sanki! Kimse öksürüklerimi duymuyor mu? Yoksa onlar öksürüyor da ben mi ölüyorum? Işıkları açın! Kapıları açın! Boğuluyorum! Ben...şimdi...gerçekten...ölecek miyim?! Bu gördüğüm tünelin sonundaki ışık yangın mı ruhumun ahirete sızan kanatlarımı? Ölüyorum! Dinin, felsefenin, siyasetin, eğitimin boğulduğu yerdeyim! Karanlıktaysan gölgen bile seni yalnız bırakır diyorlar. Eyvallah arkadaşlar, gölgelerin dahi şerefsiz olduğu bu dünyayı güneş yanığı suratlara bırakıyorum!
Posted via Blogaway








