8 Temmuz 2014 Salı

Rachael Yamagata- Be Be Your Love with lyrics

Bazen bir şarkı dinlersiniz ve "Dur! Bu benim şarkım! Bana yazılmış." dersiniz. İşte bu şarkıyla ve özellikle Rachael Yamagata ile tanışmam böyle oldu. Önce Youtube'da görüntülenme sayısının azlığını görünce şaşırdım, sonra ne iyi sadece bana özel güzel bir şarkı diye sevindim, daha sonra "Dur hemen havaya girme önce bir ekşi sözlüğe bak." dedim kendi kendime ve ekşi sözlüğün yine benden önde olduğunu görünce ne yapalım alışkanlık diye kendimi teselli ettim. Sorun Yok.



6 Temmuz 2014 Pazar

The Double ( Öteki ) - Modern zamanlarda bir Klasik




Bu filmin posterini uzun zamandır görüyordum. Beni çeken bir şeyler olduğunu biliyordum. İki saat önce sonsuz kararsızlığımı kırıp filmi izledim ve iyi ki de izlemişim dedim.
The Double ünlü yönetmen Richard Ayoade'nin zihninden, modern zamanların 2013'ünde çıkmış ama sanki Kubrick'in imzasını attığı bir kült film olma bahtiyarlığına erişmiş gibi, geldi ve daracık zihinlerimizi eski havasıyla genişletti. Jesse Eisenberg'in izlediğim 4. filmi ve açıkça söylemek gerekirse bu denli başarılı bir oyunculuk gerçekleştireceğine inanmıyordum. The Social Network, Now You See Me, Zombieland filmlerini izlemiştim ve keyif de almıştım ancak bunlar zaman öldürmek yada arkadaşlarınla birlikte izlenebilecek filmlerdi. Oysa The Double, senaryosunun Dostoyevski gibi büyük bir yazarın elinden çıktığı kült bir film, kesinle ailecek yada arkadaşlarla izlenebilecek basit bir film değildir. İmkanı yok yapamazsınız. Siz filmin barındığı anlamlarda, sonsuz bilinçaltı dehlizlerinde gezerken arkadaşlarınızın size cevabı bol bol somurtmak ve sıkılmak olacaktır.



 Mia Wasikowski 'nin filmi olduğunu bilseydim çok daha öncesinde izlemiştim. Özellikle Stoker, Madam Bovary, Alice in Wonderland gibi farklı filmlerde karşıma çıksa da yeteneği aşikardı. 
Çoğu konu ağırlıklı filmde ünlü oyuncular tercih edilmez çünkü karakterin ününün konuyu aşması bir diğer deyişle önünü kapatması istenmez. Konu ağırlıklı böyle bir filmde ismi çoktan duyulmuş bu iki karakteri görmek beni gerçekten şaşırttı. Ama belki de yönetmen bu gerçeğin farkında olduğundan filminin ismini duyurmak istedi. Ki oyuncuların yeteneği göz önüne alındığında yaptığı seçimlerin kalitesi yadsınamaz.



Filmin konusuna gelecek olursak Simon James insanların görmezden geldiği, içine kapanık, güçsüz bir adamdır. 19xxlerde, yaşlı ve karanlık bir dünyada kapana kısılmış, annesinin bile aşağıladığı Simon 7 yıldır bir fabrikada çalışmaktadır ve fabrikadaki insanlar ne yüzünü ne de ismini hatırlamaktadır. İş yerine her gidişinde ziyaretçi kartı imzalamak zorundadır, sevdiği kıza bir türlü açılamamaktadır ve restoranlarda siparişi ya yoktur ya da zamanında gelmemektedir.  Yaşadığı dünya o kadar karamsar ve karanlıktır ki her mahallenin kendine özel intihar timi vardır. Görmezden gelinmek, hayalet gibi yaşamak ve görüldüğü nadir anlarda aşağılanmak o kadar rezil bir duygu ki dayak yese, zorbalık görse belki daha az üzüleceksiniz. Sevdiği kızın tam karşı binasında otururken gizlice onu izlemesi ve yakaladığı nadir fırsatlarda konuşma yetisini kaybetmesi hayatın ona attığı kazıklardan sadece biridir. Bu Simon James öyle bir adamdır ki asansöre binse çalışmaz, inmeye kalksa kapı kapanır.



 Bu çaresiz yalnızlığın ve kaybolmuşluğun arasında Simon James bir gün James Simon adında biriyle tanışır. James, Simon'ın aynadaki yansıması gibi görünse de karakterleri arasında kocaman uçurumlar vardır. Simon restorandaki garsona bağırmanın etik bir davranış olmadığını düşünürken, James siparişini zamanında alır. Simon hazırladığı raporları patronuna bir gün gösteremezken James patronun halefi olur. Simon işçi kartıyla kapıdan geçemezken James'in tek bir gülümsemesi ona bütün kapıları ve bütün kadınları açar. Simon ilk başlarda bu arkadaşlıklarından eğlense de daha sonrasında eskisinden daha kötü bir hayatın içine çekildiğini fark eder. Çünkü James, Simon'ın yüzünü kullanmaya başlamıştır. Simon, James için yetenek sınavına girerken James onun kız arkadaşını çalar. Bir süre sonra Simon'ın şu şekilde bağırdığını duyarsınız: "İnsanım ben, fuckers, ben varım!"
Filmin sonunu sizlere bırakıyorum.
İzlemek isteyenler aşağıdaki bağlantıdan ulaşabilir.
http://unutulmazfilmler.com/the-double-oteki-k2.html

30 Haziran 2014 Pazartesi

BAROBAX Baba To Ki Hasti





Disco Partizani'nin bu versiyonunu daha çok sevdiğimi belirtmem gerek. Bu arada gitarlı çocuk çok tatlıydı, değil mi?

Barobax - Soosan Khanoom





Ben sevdiysem siz kesinlikle bayılacaksınız. Videoyu izledikten sonra Youtube içeriğinde Soosan Khanoom Parody şeklinde araştırma yapın ve birbirinden komik videolarla karşılaşın.

18 Haziran 2014 Çarşamba

Dorian Gray : Kötülüğün Portresi


Dorian Gray... Oscar Wilde'ın basılmış tek eseri belki de klasikler arasındaki en iyi roman olmaya aday. Bu biraz da estetik zevk duygusuna ve kötülüğe ne yönden baktığınızla alakalı. Ruhu bir resme hapsolmuş genç ve güzel bir adamın sonsuz hazzı arayışını anlatan, hedonizmin, cinselliğin, kötülüğün, narsizmin sınırlarında gezen, doğal olduğu kadar da cüretkar bir roman. 
Roman 1980 yılında basılmış ve ister birebir ister uyarlamalı olsun bir çok filmi de mevcut. 1945, 1970, 1973, 2004 ve 2009 yıllarına ait olan filmler arasında en beğendiklerim sırasıyla 2009 ve 1945 oldu. 1890ların Londra'sında geçen hikaye 1970 ve 2004 yıllarında günümüze uyarlanmaya çalışılmış ve tam bir rezalette sonuçlanmıştır. Bu tabi benim şahsi kanaatim ancak Dorian Gray'i günümüz dünyasına saldığımız da estetikten uzak ve tamamen sapıkça bir görüntüyle karşılaşıyoruz. Klasik müzik eşliğinde, tarihin parıltıları arasında, süslü balolarda, lord ve leydilerle elinde şarap gülümseyen Dorian Gray gençliği ve güzelliği ile herkesi canlı bir tablo gibi kendine hayran bırakırken, 1970 yılında altında kot, üstü çıplak, boynunda sırıtan bir fularla poz veren Dorian Gray homoseksüel bir dergiden fırlamışçasına yavan kalıyor. Filmi izledikten sonra yaptığım araştırmada ilginç bir şeye rastladım. Serinin dizisi var ancak tamamen ses halinde. Nasıl derseniz, şöyle anlatayım. Big finish adlı sitenin dağıtımını yaptığı ve telif haklarına sahip olduğu dizi aynen bir şarkı listesi gibi bölüm bölüm olarak satılıyor. Ve seslendirenler de yine ünlü oyuncular. Dizinin 1. bölümünden trailer :

          




Kitabın ve filmlerin ortak konusuna dönersek size Dorian Gray adında güzel bir erkekten bahsetmem gerekir. Dorian asil bir lordun torunudur ve büyükbabası öldükten sonra küçük bir kasabadan Londra'ya gelir. Basil yetenekli bir ressamdır ve her sanat aşığına olacağı gibi o da Dorian'ın sahip olduğu bu gençlik, güzellik ve masumiyet karşısında şuurunu yitirir, Dorian'ı izleyerek geçen günler sonunda ortaya gerçeğine tıpatıp benzeyen bir tablo çıkartır. Harry, Basil'in karamsar, hedonist, yoldan çıkmış bir arkadaşıdır. Dorian'ı gördüğünde ona kimsenin sahip olmadığı iki muhteşem şeye sahip olduğunu söyler: Gençlik ve güzellik...Dorian, Harry'nin rehberliğinde hazzın ve cinselliğin tavan yaptığı Londra gecelerine uzun bir yolculuğa çıkar. Basil Dorian'a hayran hatta aşıktır ama günler geçtikçe Dorian'ın ağzından Harry'nin cümlelerine duymaya başlar. Dorian öyle bir duruma gelmiştir ki Basil onu uyarır: "Harry'nin ağzından çıkan her cümleye inanma. Çünkü o inanmaz." Gerçekten de durum böyledir. Harry kendince Dorian'na bir erkeğin haz peşinde koşmasının doğruluğunu öğretir ancak hiçbir zaman sınırlarını aşmamıştır. Dorian ise gün geçtikçe kötülüğe batar. Londra'ya yeni geldiği günlerden bir gün Harry, Basil ve Dorian bir konuşmalarında estetik zevkten bahsederler. Basil güzelliğin geçici olduğu için değerli olduğunu dile getirmiştir. Bunun üzerine Dorian resmine bakıp sonsuza kadar o tablodaki gibi genç ve güzel olmak için ruhunu şeytana satabileceğini söylemiştir. Tüm bu haz ve karanlığın yolculuğunda ilerlerken Dorian tek bir gün dahi yaşlanmamıştır. Tablo ise çürümüş, eskimiş ve günah dolu bir ruha ev sahipliği yapmıştır. 
Sonunu siz sinemaseverlerin takdirine bırakıyorum. 1945 versiyonunu izlerken beni şaşırtan ve çok mutlu eden bir şeyi söylemeden geçemeyeceğim. Film Ömer Hayyam'ın bir rubaisi ile başlıyordu. Bahsettiğim rubainin önce ingilizcesine rastladığımdan türkçesini bulmak zor oldu. 66 numaralı rubaiyi sizlerle paylaşmak istiyorum ancak ingilizce versiyonunu daha çok beğendiğimi söylemekten biraz utandığımı da ifade etmek isterim.

Hep  arar dururdum, dünyaya geleli,  
Alın yazısı, cenneti, cehennemi.  
Hocam kesti attı, sağlam bilgisiyle:  
Alın yazısı, cennet cehennem sende, dedi. 

"I sent my soul through the invisible, 
some letters of that after-life to spell, 
and by and by my soul did return, 
and answered, 'I myself am Heaven and Hell.'"


not: filmin soundtrack listesinde olan ve beni kendine hayran bırakan bir vals ile sizi baş başa bırakıyorum.

14 Haziran 2014 Cumartesi

2Cellos - Thunderstruck

Kesinlikle böyle bir şey beklemiyordum. Ama iyi ki buldum. 2 yakışıklı ve 2 çello. Bir noktadan sonra "çal beni!" diye çığlık atmak istiyorsun ama şans işte...



2CELLOS - Thunderstruck paylaşan: Spi0n

Dünyanın En kısa korku Hikayesi

"The last man on Earth sat alone in a room. There was a knock on the door..."

Dünyadaki son adam bir odada yalnız oturuyordu. Ve kapı çaldı.

Fredric Brown



Bu hikaye beni çok düşündürür. Neden mi? Okuduğunuz hikayeleri gözden geçirin ve düşünün. Hikaye ne kadar uzunsa anlamı o kadar darlaşır. Ama bu kısa hikaye hakkında yüzlerce sayfalık bir makale yazılabilir. Çok garip değil mi? Örnek olarak "ben" kelimesini verelim. Sadece "ben"i anlatan milyonlarca roman vardır hatta daha iddialı konuşmak gerekirse var olan her şeyde "ben" gizlidir. Sözcükler kısaldıkça anlamları genişler ve hayal gücünün karanlık dehlizlerinde bizi garip yolculuklara çıkarır. BU hikayenin bu derece etkili olmasının sebebi kısalığıyla anlamlandırmayı bizim hayal gücümüze bırakmasıdır. Ve tabii insanlığın farklı fıtri etkenleri de var ortada. Bilinmezlik, tekliğin gücü ve korkutuculuğu, kapı ve oda kelimelerinin barındırdığı geniş anlamlar. Kapının öteki yanında kim yada ne olduğunu bilmediğimiz bir şey var. Çoğu yabancı kaynakta örnek olarak vampirler ve zombiler gibi canavarların kapının ardında olduğu belirtiliyor. Bu bana göre Amerikan kültürünün onlara bastırdığı korkuların bir yan ürünü. Kapının ardındaki canavarın her zaman elle tutulur olması gerekir ve dezavantajı olmalıdır ki kahraman günü kurtarabilsin. Ancak kendi şahsi kanaatime göre kapının ardındaki bilinmez şey tüm bu vampir yada zombi saçmalığından kat be kat korkunç. Onun korkunçluğu ve kudreti bilinmezliğinde yatıyor. Ve siz bilmediğiniz bir şeyi asla yenemezsiniz. tekliğin gücü de bizi sürükleyen diğer bir korku faktörü. Odada yalnız oturan adam tektir, dünyadaki son adamdır. Kimi yorumcular cümledeki adam kelimesine vurgu yaparak yaşayan son şeyin o olmadığını dile getirirler. Kapıyı çalan bir bayan da olabilir ki bu anlamı bayağı bir daraltır. Bu anlam darlığından kaçmak adına dünyada var olan, nefes alan son insanın o adam olduğunu düşünelim. Dünyada ne olmuş ki tüm o yaşam özünü tek bir insana indirgemiş? Hangi vahşi olay, ne tür bir kıyamet o adamın tekliğine sebep olmuş? Kendi yalnız tekliğinde yaşamsal varlığının hem hiç bir anlamı kalmamış hem de tüm anlamı o olmuş. Bilinmezlik ve teklik faktörleri size kimi hatırlatıyor? Neden bu iki sözcük bu kadar güçlü? TANRI! Hem bilinmeyen hem de tek olan Tanrı'dır. Tanrı'nın bütün kudreti bilinmezliğinde ve tekliğinde yatar. İnsanoğlunun mükemmelliyetlik atfettiği Superman'e bakın. O mükemmel erkek kriptonitten korktuğu andan itibaren, dezavantajı olduğu andan itibaren mükemmelliğini kaybetmiştir ve sıradanlaşmış, insanlaşmıştır. İnsanlık aciziyet ve zayıflık anlamına gelir ve o anda o odada yalnız başına oturan adam var olan en aciz ve basit yaratıktır. Çünkü Tanrı tekliğinden güç alırken insanoğlu çokluğundan güç alır. En güçlü insanlar çokluğu, kalabalığı yöneten ve kontrol edenlerdir. Diğer iki faktör de kapı ve oda kelimelerinin nesnel güçleridir. Kapı daima açılmaya mahkumdur ve onu dış dünyadan koruyan şey sadece anahtarıdır. O kapı açıldığı an bir şey olacak. Bilmediğiniz bir durum ortaya çıkacak. Bir odada yalnız olduğunuzu ve sabit bir şekilde kapı koluna baktığınızı düşünün. Dünyada hayatta kalmış son adamsınız ve sizin anlamını değiştirecek, kendi kişisel dünyanızı yerinden oynatacak tek şey o kapının kolundaki hareket olacaktır. Odayı düşünelim. Oda duvarlarla çevrilmiş bizi dış dünyadan saklayan tek şeydir. O odada olduğun sürece göremezsin, duyamazsın ve bilemezsin. Ve dışardakiler de seni göremez, duyamaz ve bilemez. Oda bir tür korunaktır. Oda bir tür zindandır. Kapının anahtarının kimde olduğu odanın sahip olduğu bütün anlamları değiştirir. Anahtar sendeyse oda senin sığınağın, dışardaysa zindanındır. Ve böylece bu iki cümle dünyanın en korkunç hikayesi olur.

25 Mayıs 2014 Pazar

Şeker Portakalı





Jose Mauro de Vasconcelos... Onun bu harika kitabını ilkin 7. sınıfta okuduğumu sanıyorum. Gözyaşları içinde, yüreğime Zeze adında bir kuş yerleştirerek kitabı bitirmiştim. o kadar vurucu ve şeker bir kitaptı ki benden yedi ve altı yaş büyük iki ablama da okutmuştum. Zeze'nin küçük dünyasındaki büyük hayalleri, Portuga'ya sevgisi, bir babaya duyduğu ihtiyacı içimi acıtmıştı. Sonrasında lise 1 ve sonda da okudum. Ve göremediğim, çözemediğim duyguları tadına vara vara içime çektim. Sonrasında Delifişek, Güneşi Uyandıralım ve Kayığım Rosinha'da bu harika masalı takip etti. Özellikle Kayığım Rosinha'da insanlığa, normalliğe çığlık çığlığa isyan ettim. Gerçekliğin ne kadar farklı anlamlar taşıyabileceğini ve her zaman beyaz olmadığını öğrendim.



Aradan uzun zaman geçti. Önce Şeker Portakalı'nın filmi çıktı dediler, daha sonra kitabının yasaklandığını haberlerden duydum. Filminin çıktığını duyduğunda sevinen kalbim ve canlanan çocukluğum, kitabın yasaklandığını duyduğunda paramparça oldu.



 Filmini türkçe bulamadım ama olsun. İngilizce ile aram iyi olduğundan bu sorunumu da çok kolay çözdüm. Önce 2012 yapımlı filmi izledim. Tekrar tekrar gözyaşları içinde ağladım ve eski dostuma merhaba dedim. Daha sonra 1970 versiyonunu izledim. 1970 versiyonu kitapla daha uyumluydu ama oyunculuk ve samimiyet açısından iyi değildi. 2012 versiyonu ise kitaptan eksikleri olsa da oyunculuk ve samimiyet açısından idealdi. Filmler bittikten sonra böyle harika bir filmi herkes izlemeli diye düşünerek sizlere bir link hazırladım. Buyurunuz. Emin olun pişman olmayacaksınız. İzleyin ve izletin ölmeden önce...

Link için tıklayınız.

14 Mayıs 2014 Çarşamba

Bir madencinin son anları

Karanlıktaysan gölgen bile seni yalnız bırakır diyorlar, ama ben gõzlerimin önündeki sonsuz karanlığa bakarken yalnız olmadığımın farkındaydım. Hatta zorlarsam etrafımı saran kömür karası yüzlerin ardındaki parıltılı korkuyu seçebileceğime inanıyordum. Korku onlarca bedenin arasında leş gibi genzimize dolarken tek bir rüzgar fısıltısının dahi olmadığı bu tünelde tüyleri diken diken eden garip bir ürperti dolaşıyordu. Havasızlığın, adrenalinle artan terin, kömürün ve belli belirsiz duyulan toprak kokusunun yanına adi bir katil misali eklenen yanık kokusu uzayan tünellerin içinden usulca yaklaşıyordu. Karısını, doğmamış çocuğunu yada annesini düşünen var mıdır bilmiyorum ama o an ölümü düşündüğüme emindim. Yaşayacak mıyız ya da kurtulacak mıyız soruları ortamın içler acısı çaresizliğine göre fazla ümitvar kaçıyordu. Ben daha çok içinde ölüm geçen sorularla ilgileniyordum. Ölecek miyiz? Ne zaman öleceğiz? Yanarak mı, karbonmonoksit zehirlenmesinden mi öleceğiz? Belki de birazdan tavan çökecek, ya da yangından kaçarken düşüp can çekişen ayaklar altında ezilmek ile gelecek ecelim. Sessizlik mi daha güvenli yoksa ses mi diye kendime soruyordum. Susup kurtuluşun sesini dinliyorduk. Toprağın kazılma seslerini duymaya, hayat ışığını bir kez daha görmeye çalışıyorduk. Sessizliği arasıra ama gittikçe daha yakından bozan çığlık sesleri bize ölümün de yaklaştığını hatırlatıyordu. Sanki ihtiyacımız varmış gibi! Kalbimin sesi tüm seslerden daha yüksek çıkarken ölümün sesini tanıyabiliyordum. Birazdan kalbim duracak. Daha önce ölümü neredeyse hiç düşünmemiştim. Aklımın bir köşesinde hep altmışlı yaşlarımdan sonra yatağımdayken uykuya dalarcasına bu diyarlardan uzaklaştığım yatardı. Bu kadar çabuk, adice, korkunç ve trajik bir farkındalık sonucu olacağını nereden bilecektim. Aldığım her nefes bir başkasının hayatını kısaltıyordu ama insan öleceğini bilirken bencillikten kurtulamıyor. Ağlayanları duyabiliyordum. Sarsıcı hıçkırıklar değildi bunlar. Daha alçaktı,  bir erkeğin son anlarında gururunun sökülen ufak parçalarıydı. Gittikçe nefes sesleri arttıyordu. Daha derinden, daha yakıcı nefesler aldığımızın farkındaydım. Alamıyorduk ki! Ölümün farkındalığıyla damarlardaki adrenalin hızla yükseliyor, daha derin nefesler almaya zorluyordu. Havasızlık arttıkça ciğerler isyan ediyor nefeslerimizi sıklaştırıyordu. Ölüme ne kadar kaldı? On dakika bu kadar adam için çok az, belki beş dakikamız ya var ya yoktu. Beynimde tik takları tüm dünyamı saran bir saat kumlarını üzerime doğru çökertiyordu. Ölecektim. Son iki dakika. Nefes almayı mı unuttum yoksa? Bir tane daha... kaç tane nefesim kaldı geriye? Boğazım yanıyordu. Gõzlerim yaşlıydı. Acıdan mı korkudan mı? Bir dakika? 10 saniye? Nefes alamıyorum!!! Bana baksanıza! Biri yardım etsin. Görmüyor musunuz? Bir kaç el boğazıma yapışıyor sanki! Kimse öksürüklerimi duymuyor mu? Yoksa onlar öksürüyor da ben mi ölüyorum? Işıkları açın! Kapıları açın! Boğuluyorum! Ben...şimdi...gerçekten...ölecek miyim?! Bu gördüğüm tünelin sonundaki ışık yangın mı ruhumun ahirete sızan kanatlarımı? Ölüyorum! Dinin, felsefenin, siyasetin, eğitimin boğulduğu yerdeyim! Karanlıktaysan gölgen bile seni yalnız bırakır diyorlar. Eyvallah arkadaşlar, gölgelerin dahi şerefsiz olduğu bu dünyayı güneş yanığı suratlara bırakıyorum!

Posted via Blogaway


Posted via Blogaway
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...