22 Ağustos 2014 Cuma

Aşk ve Kitap Klişeleri




"Kitaplara tutkunum. Karakterler aynı sofraya oturduğum kardeşlerim gibiler. Ama yazarlardan ve oyunculardan pek haz etmem. Filmler de girer bu kaosun arasına. Tyler Durden'a bayılsam da Brad Pitt'i hiç sevmem. Karakterlerin hepsi zihnimde canlı kanlı belirir. Kitap biter, film biter ama karakterler odamın ortasında bir sonraki sayfanın, sahnenin içine akarlar. Zihnim kitabı bir ömür boyu tamamlar durur. Karakterler ölmez. Daha diri daha genç...her geçen gün biraz daha güçlü bir şekilde belirir. Onların mutlulukları benim olur. Hüzünleriyle ağlarım. Çocuklarına en sevgi dolu anadan daha şefkatli olurum. İş bundan ibaret olsa iyi. Sonra hata yaparlar, ihanete uğrarlar, aldatılırlar, üzülürler. Gözlerim bulut olur. Yaşlar bir bir yüreğimden sökülür. O derece severim karakterlerimi, kitaplarımı... Hiç de ayrım yapmam içlerinde. Felsefe Sözlüğü de okurum Harry Potter da. Kitaplığın bir yanında Alacakaranlık dururken diğer yanında Dede Korkut Hikayeleri yükseliverir. Taht Oyunları'ndan Ölüm Pornosu'na kadar. Hepsi benim canım ciğerim. Bir yeni kitap kokusunu severim bir de yanık kibrit kokusunu. İronik değil mi? O kibrit bir hareketiyle bütün kitaplarımı yarım saat içinde leş yığınına döndürebilir. Ve kitaplarım ölürse karakterlerim öksüz kalır. Yüreğim parçalanır. Virane bir ev gibi yıkılıp kalırım odanın ortasına. Yanık kağıtlar yatağım olur. Uçuşan küller örtüm olur. Ölülerimin arkasından zihnimde kendi ölümüm çalkalanır da üçüncü sayfa haberlerinde adım müebbet alır. Cansız bedenim bir kağıt yaprağında sonsuz uykuyu solur."



Bu garip sanrıları bir kenara bırakırsak gelelim esas bahsetmek istediğim şeye. Kitaplardaki aşk yalanı beni öldürüyor. Aşkın ve kişiliğin anlamını sorgulatıyor.
Gerçek dünyada aşk diye bir şey olmayacağına en fanatik romantiğin bile inandığını düşünüyorum. Kişiliğin, egon, sorumlulukların ve ruhani ihtiyaçların buna engeldir çünkü. kişiliği olan bir bayan olarak konuşuyorum. Kendime saygım var ve karşı tarafında bana saygı duymasını isterim. Beni aşağılamasından nefret ederim. Yalanlarıyla gerçek dünyamı sarsması hafife alınamayacak büyük hatalar listeme girer. Kendi ayaklarım üstünde durup, insan gibi yaşamak ailemin beni el emeği göz nuru alın teriyle yetiştirmesinin omuzlarıma yüklediği sorumluluktur. Toplum içine beraber çıkmaktan utanmayacağım, bana hak ettiğim gibi namusum gözüyle bakacak birini isterim. Beni hem bileğinin hem beyninin gücüyle koruyacak, evlatlarıma hayırlı bir baba olacak bir erkek başımın tacıdır. Böyle birisi her kadının hayalidir. Böyle biri bana eş gözüyle bakacaksa ben ona bir cariyeden daha halim olurum da. İşte bu kişiliğin gereklerindendir ve kendine saygı duyan her insan bunu yapmalıdır.
Ama aşk nedir? Aşk bir varlığı her haliyle kabul etmektir. Onun eveti senin evetin olur. Dostu dostun, düşmanı düşmanın olur. Onu incitecek en küçük kelimeyi tüm dudaklardan sökmek istersin. Ona atılacak bütün taşların önünde siper olursun. Onun için ölüme gider, canlar alır, dünyaları yıkarsın. Ona bakacak bütün bakışları gözlerden silmek, ona değecek elleri kızgın yağlarda leş etmek istersin. Senden öncesi silinsin, geçmişi geleceği sen ol istersin. Çünkü o senin geçmişin, bu günün ve geleceğin olmuştur bile. Onu konuşmak, ona dokunmak yetmez, öyle bir an gelir ki kanını kanına katmak bir olmak istersin. Bu bahsettiğim bir olmak cinsellik değil, ruhun, bedenin, etin, düşüncelerin bir olmasıdır. Çünkü sen ondan ayrı var olmayı düşünemezsin. Gözlerini kapatsan canın acır. Işığı vurmadıkça kıyametin olur. Sesi nurdan bir ritim gibi kulağından yüreğine gezinir. Ayağının altında çiğnenmiş yol, dudaklarına değdirdiği bir katre su olmak istersin. Esen rüzgarın utanmaksızın değip geçtiği tenini kıskanırsın. Gözlerinin değdiği adamları bir bir katletmek, onsuz geçen bütün zamanları öldürmek istersin. Onun söylediği her kelime ayetin olur. Attığı her adım yolun, inandığı her şey dinin olur. Aşk budur. Böyle bir aşk da ancak ve ancak Allah'a duyulur. Çünkü sadece Tanrı sevginin büyüklüğüne yaraşabilir. Sadece Tanrı senin O'nu bu denli sevmeni sağlamaya yetecek kudrette olabilir. O mükemmeldir.

Ama bu romantik kitaplar ne yapıyor? Aşk adı altında, basit bir cinselliği önümüze sunuyor. Bu iki sözde aşığın kavgası hiç eksik olmaz. En küçük cümlenin kavgaları edilir. İlgisizlik, samimiyetsizlik, uyuşmazlık...Bizim aşıklarımızı meşgul eder durur. Yalanlar, entrikalar, aldatmalar...Mutlu sonla bitse de kitabın başından sonuna kadar yanlış anlaşılmalar silsilesi, başka erkekler, başka kadınlar, geçmiş yaralar aşıklarımızın önündeki koca engellerdir. Tüm bunlara rağmen bu iki insanın nasıl aşık olarak adlandırıldığını anlayamıyorum. Bu aşk değil ki. Olamaz ki.

Geçen bir film gördüm. Stephen King'in ismini hatırlamadığım bir romanından uyarlanmıştı. Film mutlu bir evli çiftten bahsediyordu. Karı koca kırklı yaşlarının ortalarındaydı ve torunları vardı. Kadın bir gün eşinin seri katil olduğunu öğreniyor ve aynı evde ölümüne bir mücadeleye başlıyordu. Gerçek dünyada sizin eşinizin vahşetini bildirme ve engelleme hakkınız sonuna kadar mevcut. Çünkü insan hayatı kutsaldır. Her alınan canın bir bedeli  vardır, olmalıdır. Ama edebiyat dünyasında, yani aşkların diyarında, ya kadının kocasının sırrını saklayıp cinayetlerine yardım etmesi beklenirdi ya da kocanın eşinin selameti için cinayet saplantısından kurtulması beklenirdi. Çünkü aşkta düşünce farklılıkları, zıt görüşler ya da çatışmalar olamaz. Aşıksanız her yönüyle bir olmanız gerekir.

İşte dostlar, bu sahte aşklar beni öldürüyor. Sarsmak istiyorum bütün yazarları. Aşkın anlamını öğretmek istiyorum her birine. 350 sayfalık kitapta aşıkların önündeki saçma engelleri değil, gerçek aşkı, yakınlığı, bir olmayı okumak istiyorum. Eğer böyle bir kitap varsa onu alayım, bütün sevgimle bağrıma basayım. Çok şey mi istiyorum?

21 Ağustos 2014 Perşembe

Aydemir Mugu - Chernie Glaza ( Siyah Gözler ) : Küçük bir Kafkas esintisi

Şarkıdaki Kafkas ezgilerini duyup da yüreğinizde kardeş özlemi, yüzünüzde küçük bir gülümseme oluşsun istedim.  



KAFKASLARIN KADINI


Güneşin ülkesinde, destanlar diyarında,
Güneşi sunsam sana Kafkasların gül kızı,
Dolunay ellerinde ateşlerin narında,
Zarafet endamıyla kıskandırır yıldızı,
Hürriyet bayraklaşıp sevdalanmış yarında,
Kafkasların kadını,
Asaletin timsali,
Kalbe yazdım adını
Karasevda misali.

O nazenin bakışlı gözlerinin karası,
Yüreği umut dolu asaletli bakışı
Hasreti hicran hicran Engin dağlar arası 
Sevgisi motif motif kalbe atmış nakışı
Kartalların yavrusu rüzgâr onun narası
Kafkasların kadını,
O dağların maralı,
Kalbe yazdım adını.
Kalbim ondan oralı,

Yayla bakışlı güzel çimen kokusu sende,
Bir muhabbet iklimi sevgin zirveler aşar

Kuşlar serenat dizer gümüş kanat gölgende
Hazar'ın dalgaları göklerinde mi yaşar?
Uçurumlu vadiler seke seke gidende
Kafkasların kadını,
Aşkın akan bir sel mi?
Kalbe yazdım adını,
Adın senden güzel mi?

Ay! Güzeller güzeli Kafkasların ay kızı!
Salınsın sarı sabah gece saçından aksın
Yanakların ay gibi lale sümbül kırmızı,
Sen hilalin aşkısın sitareden berraksın
Kaşların oka benzer kayan yıldızın hızı,
Kafkasların kadını
Şey Şamil'in gül kızı,
Kalbe yazdım adını,
Kıskandırsın yıldızı.

Tarık Torun




20 Ağustos 2014 Çarşamba

Muneca - Rüyaların ötesinde Kadın



Rüyalar günlük hayatta gördüklerimizin yansımalarıdır. Zihnin karanlık dehlizlerinden süzülüp hislerimizi ve bütün kayıplarımızı içinde barındıran rüya alemine 3 dakikalık bir göz atmayla sanatını konuşturan İsviçreli yönetmen Sergio Herencias bu harika baş yapıtıyla gösterime girdiği bütün festivallerden övgü alarak ayrılmıştır.

Kadının günlük hayatta yaşadığı sadist baskılar ve zulümleri rüya aleminden realiteye uzanan bir metaforlar dizisi olarak önümüze sunan bu kısa film belki de sanal dünyadan çok gerçek dünyaya yakışan, kendi sınırlarını aşan bir köprü görevi görmektedir. Kadının ezildiği, hor görüldüğü ve güçsüzlüğüyle kullanıldığı her an filmde bir detay olarak nakış nakış işlenmiş.

Müziğiyle de insanı derinden etkileyen bu yapımı izleyin, izletin.







9 Ağustos 2014 Cumartesi

Ah bir zengin olsam...


Mutlaka hepimizin hayatının bir anında diline dolanmış olan bu şarkının kökenini hiç merak etmiş miydiniz? Aslında ben de pek merak etmemiştim. Ta ki bu güne kadar...

Rothschild ailesini duyanlar ellerini aldırsın. Duymayanlar ise google amcaya güzel bir merhaba desin. Rothschild ailesi kökeni yüzyılları aşkın zengin bir aile. Yahudi asıllı bu alman ailenin kardeş bağıyla ingiltere ve avusturya ile de ilişkileri de mevcut. Ailenin kişisel tarihine girmek gereksiz ancak şarkının geliş noktası bu aileye dayandığından bir kaç cümle etmek şart. Rothschild'lar günümüz dünyasında Hz. Süleyman'ın servetine yakın bir zenginliğe sahipler. O kadar zengin o kadar güçlüler ki bu paranın üstüne her gün milyonlar bindiği için tam tutarından kendilerinin dahi haberi yok. Elinize bir demir para alın ve düşünmeye başlayın. Paranın geldiği yeri düşünün. Bu geri gidişlerin sonunda o paranın bir ucu mutlaka Rothschild ailesine değmiş olacaktır. Belki büyük bir şirket, belki ünlü bir marka...




Gelelim şarkımıza.. Yahudi müzisyen Sholem Alichem tarafından 1902'de "Ven ikh bin a Rothschild" adıyla yiddish dilinde yazılmıştır. Anlamı aslında Eğer bir Rothschild olsaydım. Damdaki Kemancı (1964, Fiddler on the Roof) müzikalinde kullanılarak adını duyurmuştur. Müzikal ABD tarafından yine Damdaki Kemancı adıyla filme 1971 yılında çevrilmiştir ve şarkı "İf i were a rich man"e dönüşmüştür. Filmin 1972 yılında Hulki Saner tarafından Türkiye'de çekilmiş bir versiyonu da bulunmaktadır. Ah, si j'etais riche!, şarkının aynı adlı filmde (2002) kullanılan Fransızca versiyonudur. Gwen Stefani tarafından İf i was a rich girl (2004) olarak seslendirilmiştir.
60'lı yılların sonunda Hasret adlı albümünde Ah bir zengin olsam Tanju Okan'ın muhteşem sesiyle bizleri selamlamıştır. Ve böylece klasik yeşilçam Ah bir zengin olsam filmiyle de hayatlarımıza girmiştir. 1999 yılında Hülya Avşar'ın bulunduğu dizide yine aynı isimle kendini hatırlatmıştır.

Şarkının kökenini araştırırken Damdaki Kemancı müzikalinin konusunun Atv'deki Elveda Rumeli dizisine uyarlandığını da öğrenmiş oldum.

Şarkının değişik versiyonları sizlerle...

Yiddish:



İngilizce:



Türkçe:



Fransızca:



Polish:



İspanyolca:

8 Temmuz 2014 Salı

Rachael Yamagata- Be Be Your Love with lyrics

Bazen bir şarkı dinlersiniz ve "Dur! Bu benim şarkım! Bana yazılmış." dersiniz. İşte bu şarkıyla ve özellikle Rachael Yamagata ile tanışmam böyle oldu. Önce Youtube'da görüntülenme sayısının azlığını görünce şaşırdım, sonra ne iyi sadece bana özel güzel bir şarkı diye sevindim, daha sonra "Dur hemen havaya girme önce bir ekşi sözlüğe bak." dedim kendi kendime ve ekşi sözlüğün yine benden önde olduğunu görünce ne yapalım alışkanlık diye kendimi teselli ettim. Sorun Yok.



6 Temmuz 2014 Pazar

The Double ( Öteki ) - Modern zamanlarda bir Klasik




Bu filmin posterini uzun zamandır görüyordum. Beni çeken bir şeyler olduğunu biliyordum. İki saat önce sonsuz kararsızlığımı kırıp filmi izledim ve iyi ki de izlemişim dedim.
The Double ünlü yönetmen Richard Ayoade'nin zihninden, modern zamanların 2013'ünde çıkmış ama sanki Kubrick'in imzasını attığı bir kült film olma bahtiyarlığına erişmiş gibi, geldi ve daracık zihinlerimizi eski havasıyla genişletti. Jesse Eisenberg'in izlediğim 4. filmi ve açıkça söylemek gerekirse bu denli başarılı bir oyunculuk gerçekleştireceğine inanmıyordum. The Social Network, Now You See Me, Zombieland filmlerini izlemiştim ve keyif de almıştım ancak bunlar zaman öldürmek yada arkadaşlarınla birlikte izlenebilecek filmlerdi. Oysa The Double, senaryosunun Dostoyevski gibi büyük bir yazarın elinden çıktığı kült bir film, kesinle ailecek yada arkadaşlarla izlenebilecek basit bir film değildir. İmkanı yok yapamazsınız. Siz filmin barındığı anlamlarda, sonsuz bilinçaltı dehlizlerinde gezerken arkadaşlarınızın size cevabı bol bol somurtmak ve sıkılmak olacaktır.



 Mia Wasikowski 'nin filmi olduğunu bilseydim çok daha öncesinde izlemiştim. Özellikle Stoker, Madam Bovary, Alice in Wonderland gibi farklı filmlerde karşıma çıksa da yeteneği aşikardı. 
Çoğu konu ağırlıklı filmde ünlü oyuncular tercih edilmez çünkü karakterin ününün konuyu aşması bir diğer deyişle önünü kapatması istenmez. Konu ağırlıklı böyle bir filmde ismi çoktan duyulmuş bu iki karakteri görmek beni gerçekten şaşırttı. Ama belki de yönetmen bu gerçeğin farkında olduğundan filminin ismini duyurmak istedi. Ki oyuncuların yeteneği göz önüne alındığında yaptığı seçimlerin kalitesi yadsınamaz.



Filmin konusuna gelecek olursak Simon James insanların görmezden geldiği, içine kapanık, güçsüz bir adamdır. 19xxlerde, yaşlı ve karanlık bir dünyada kapana kısılmış, annesinin bile aşağıladığı Simon 7 yıldır bir fabrikada çalışmaktadır ve fabrikadaki insanlar ne yüzünü ne de ismini hatırlamaktadır. İş yerine her gidişinde ziyaretçi kartı imzalamak zorundadır, sevdiği kıza bir türlü açılamamaktadır ve restoranlarda siparişi ya yoktur ya da zamanında gelmemektedir.  Yaşadığı dünya o kadar karamsar ve karanlıktır ki her mahallenin kendine özel intihar timi vardır. Görmezden gelinmek, hayalet gibi yaşamak ve görüldüğü nadir anlarda aşağılanmak o kadar rezil bir duygu ki dayak yese, zorbalık görse belki daha az üzüleceksiniz. Sevdiği kızın tam karşı binasında otururken gizlice onu izlemesi ve yakaladığı nadir fırsatlarda konuşma yetisini kaybetmesi hayatın ona attığı kazıklardan sadece biridir. Bu Simon James öyle bir adamdır ki asansöre binse çalışmaz, inmeye kalksa kapı kapanır.



 Bu çaresiz yalnızlığın ve kaybolmuşluğun arasında Simon James bir gün James Simon adında biriyle tanışır. James, Simon'ın aynadaki yansıması gibi görünse de karakterleri arasında kocaman uçurumlar vardır. Simon restorandaki garsona bağırmanın etik bir davranış olmadığını düşünürken, James siparişini zamanında alır. Simon hazırladığı raporları patronuna bir gün gösteremezken James patronun halefi olur. Simon işçi kartıyla kapıdan geçemezken James'in tek bir gülümsemesi ona bütün kapıları ve bütün kadınları açar. Simon ilk başlarda bu arkadaşlıklarından eğlense de daha sonrasında eskisinden daha kötü bir hayatın içine çekildiğini fark eder. Çünkü James, Simon'ın yüzünü kullanmaya başlamıştır. Simon, James için yetenek sınavına girerken James onun kız arkadaşını çalar. Bir süre sonra Simon'ın şu şekilde bağırdığını duyarsınız: "İnsanım ben, fuckers, ben varım!"
Filmin sonunu sizlere bırakıyorum.
İzlemek isteyenler aşağıdaki bağlantıdan ulaşabilir.
http://unutulmazfilmler.com/the-double-oteki-k2.html

30 Haziran 2014 Pazartesi

BAROBAX Baba To Ki Hasti





Disco Partizani'nin bu versiyonunu daha çok sevdiğimi belirtmem gerek. Bu arada gitarlı çocuk çok tatlıydı, değil mi?

Barobax - Soosan Khanoom





Ben sevdiysem siz kesinlikle bayılacaksınız. Videoyu izledikten sonra Youtube içeriğinde Soosan Khanoom Parody şeklinde araştırma yapın ve birbirinden komik videolarla karşılaşın.

18 Haziran 2014 Çarşamba

Dorian Gray : Kötülüğün Portresi


Dorian Gray... Oscar Wilde'ın basılmış tek eseri belki de klasikler arasındaki en iyi roman olmaya aday. Bu biraz da estetik zevk duygusuna ve kötülüğe ne yönden baktığınızla alakalı. Ruhu bir resme hapsolmuş genç ve güzel bir adamın sonsuz hazzı arayışını anlatan, hedonizmin, cinselliğin, kötülüğün, narsizmin sınırlarında gezen, doğal olduğu kadar da cüretkar bir roman. 
Roman 1980 yılında basılmış ve ister birebir ister uyarlamalı olsun bir çok filmi de mevcut. 1945, 1970, 1973, 2004 ve 2009 yıllarına ait olan filmler arasında en beğendiklerim sırasıyla 2009 ve 1945 oldu. 1890ların Londra'sında geçen hikaye 1970 ve 2004 yıllarında günümüze uyarlanmaya çalışılmış ve tam bir rezalette sonuçlanmıştır. Bu tabi benim şahsi kanaatim ancak Dorian Gray'i günümüz dünyasına saldığımız da estetikten uzak ve tamamen sapıkça bir görüntüyle karşılaşıyoruz. Klasik müzik eşliğinde, tarihin parıltıları arasında, süslü balolarda, lord ve leydilerle elinde şarap gülümseyen Dorian Gray gençliği ve güzelliği ile herkesi canlı bir tablo gibi kendine hayran bırakırken, 1970 yılında altında kot, üstü çıplak, boynunda sırıtan bir fularla poz veren Dorian Gray homoseksüel bir dergiden fırlamışçasına yavan kalıyor. Filmi izledikten sonra yaptığım araştırmada ilginç bir şeye rastladım. Serinin dizisi var ancak tamamen ses halinde. Nasıl derseniz, şöyle anlatayım. Big finish adlı sitenin dağıtımını yaptığı ve telif haklarına sahip olduğu dizi aynen bir şarkı listesi gibi bölüm bölüm olarak satılıyor. Ve seslendirenler de yine ünlü oyuncular. Dizinin 1. bölümünden trailer :

          




Kitabın ve filmlerin ortak konusuna dönersek size Dorian Gray adında güzel bir erkekten bahsetmem gerekir. Dorian asil bir lordun torunudur ve büyükbabası öldükten sonra küçük bir kasabadan Londra'ya gelir. Basil yetenekli bir ressamdır ve her sanat aşığına olacağı gibi o da Dorian'ın sahip olduğu bu gençlik, güzellik ve masumiyet karşısında şuurunu yitirir, Dorian'ı izleyerek geçen günler sonunda ortaya gerçeğine tıpatıp benzeyen bir tablo çıkartır. Harry, Basil'in karamsar, hedonist, yoldan çıkmış bir arkadaşıdır. Dorian'ı gördüğünde ona kimsenin sahip olmadığı iki muhteşem şeye sahip olduğunu söyler: Gençlik ve güzellik...Dorian, Harry'nin rehberliğinde hazzın ve cinselliğin tavan yaptığı Londra gecelerine uzun bir yolculuğa çıkar. Basil Dorian'a hayran hatta aşıktır ama günler geçtikçe Dorian'ın ağzından Harry'nin cümlelerine duymaya başlar. Dorian öyle bir duruma gelmiştir ki Basil onu uyarır: "Harry'nin ağzından çıkan her cümleye inanma. Çünkü o inanmaz." Gerçekten de durum böyledir. Harry kendince Dorian'na bir erkeğin haz peşinde koşmasının doğruluğunu öğretir ancak hiçbir zaman sınırlarını aşmamıştır. Dorian ise gün geçtikçe kötülüğe batar. Londra'ya yeni geldiği günlerden bir gün Harry, Basil ve Dorian bir konuşmalarında estetik zevkten bahsederler. Basil güzelliğin geçici olduğu için değerli olduğunu dile getirmiştir. Bunun üzerine Dorian resmine bakıp sonsuza kadar o tablodaki gibi genç ve güzel olmak için ruhunu şeytana satabileceğini söylemiştir. Tüm bu haz ve karanlığın yolculuğunda ilerlerken Dorian tek bir gün dahi yaşlanmamıştır. Tablo ise çürümüş, eskimiş ve günah dolu bir ruha ev sahipliği yapmıştır. 
Sonunu siz sinemaseverlerin takdirine bırakıyorum. 1945 versiyonunu izlerken beni şaşırtan ve çok mutlu eden bir şeyi söylemeden geçemeyeceğim. Film Ömer Hayyam'ın bir rubaisi ile başlıyordu. Bahsettiğim rubainin önce ingilizcesine rastladığımdan türkçesini bulmak zor oldu. 66 numaralı rubaiyi sizlerle paylaşmak istiyorum ancak ingilizce versiyonunu daha çok beğendiğimi söylemekten biraz utandığımı da ifade etmek isterim.

Hep  arar dururdum, dünyaya geleli,  
Alın yazısı, cenneti, cehennemi.  
Hocam kesti attı, sağlam bilgisiyle:  
Alın yazısı, cennet cehennem sende, dedi. 

"I sent my soul through the invisible, 
some letters of that after-life to spell, 
and by and by my soul did return, 
and answered, 'I myself am Heaven and Hell.'"


not: filmin soundtrack listesinde olan ve beni kendine hayran bırakan bir vals ile sizi baş başa bırakıyorum.

14 Haziran 2014 Cumartesi

2Cellos - Thunderstruck

Kesinlikle böyle bir şey beklemiyordum. Ama iyi ki buldum. 2 yakışıklı ve 2 çello. Bir noktadan sonra "çal beni!" diye çığlık atmak istiyorsun ama şans işte...



2CELLOS - Thunderstruck paylaşan: Spi0n
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...